Arama:
PARA ALACAĞINA İLİŞKİN BİR DAVADA İHTİYATİ TEDBİR KARARI VERİLMESİ HUKUKA UYGUN OLMADIĞINDAN TAZMİNATA HÜKMEDİLEMEZ

Hukuk Genel Kurulu         2014/2492 E.  ,  2017/11 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (İlk Derece)

ÖZET : Para alacağına ilişkin bir davada ihtiyati tedbir kararı verilmesi hukuka uygun olmadığından tazminata hükmedilemez.

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 7. Hukuk Dairesince;
“DAVA :
Davacı vekili yargısal faaliyet nedeniyle 6100 sayılı HMK’nun 46. maddesine dayanarak maddi tazminat talebinde bulunmuş ve dava dilekçesinde özetle;
İşçilik alacağını taleple … İnşaat Tur. ve Tic.Ltd.Şirketi aleyhine Antalya/Kemer Asliye Hukuk mahkemesine (İş Mahkemesi sıfatıyla) açtığı 2009/202 E, 2012/194 K. sayılı dava dosyasının yargılaması esnasında, alacaklarını teminat altına almak ve davalı şirketin mal kaçırmasını önlemek amacıyla, davalı şirket adına Kemer İlçesi, Yeni Mh.464 ada 6 nolu parsel kaydına tedbir konulması talebinin uygun görülüp 07.05.2009 tarihli tensip tutanağı ile teminatsız olarak karar verilerek kabul edildikten hemen sonra davalı şirket vekilinin aynı tarihteki itiraz başvurusu üzerine bu defa aynı mahkemece “taşınmazdaki tedbirin 10.000 TL nakdi veya 20.000 TL meblağlı Banka Teminat Mektubu karşılığında kaldırılmasına 08.05.2009 tarihinde karar verildiği, söz konusu tedbirin bu şekilde kaldırılmasından kısa bir süre sonra 02.06.2009 tarihinde taşınmazın 10.500,000 TL bedel karşılığında davalı şirketçe satılıp elden çıkartılmış olması nedeniyle, mahkemenin sonuçta davanın kabulüne karar vererek lehlerine hükmettiği işçilik alacaklarını tahsil edemediklerini,
Bu şekilde davaya konu haksız, hukuka ve yasaya açıkça aykırı şekilde mahkemece verilen “tedbir kararının kaldırılması” niteliğindeki karar nedeniyle HMK 46. madde gereğince müvekkilinin dava tarihi itibariyle uğradığı zarar olan 58.358,41 TL (fazlaya ve diğer tüm hukuksal haklara ilişkin haklar saklı kalmak üzere maddi tazminatın faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine; yargılama giderleri ve avukatlık ücretinin de davalı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini istemiştir.
CEVAP :
Davalı … vekili cevap dilekçesinde davanın süresinde açılmadığını, ayrıca HMK’nın 46. maddesinde belirtilen koşulların gerçekleşmediğini öne sürerek davanın zamanaşımı nedeniyle ve esastan reddine karar verilmesini savunmuş, HMK’nın 49’cu maddesi hükmü uyarınca yersiz açılan dava nedeniyle davacının “disiplin para cezasına mahkum edilmesini ve yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davacıya yükletilmesine” karar verilmesini talep etmiştir.
İhbar olunan, 26.06.2014 tarihli cevabi yazısında özetle; Davada taraf sıfatı ve husumet ehliyetinin bulunmadığını,
Davanın zamanaşımı süresi içinde açılmadığını, davacının “tedbir kararına karşı hiçbir yasal yola başvurmadığı gibi; ne tedbir kararına ne nihai karara karşı temyiz yoluna gitmediği gibi, davalı şirketin iflasının ertelenmesi davasına da müdahil olmadığını, davacının üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmediğini MK.2. Maddesi anlamında “iyi niyetle” hareket etmediğini,
Kendisinin kusurlu olmadığını, davanın öncelikle ön inceleme aşamasında reddini savunmuştur.
GEREKÇE :
Dava, hakimin hukuki sorumluluğuna dayalı “maddi tazminat talebine” ilişkindir.
Hakimlerin yargısal faaliyetleri nedeniyle sorumlulukları, HMK’nın 46-49 maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Yasada gösterilen sorumluluk nedenleri düzenlenmiş amacına uygun bir şekilde sınırlı ve sayılı durumları ifade etmektedir.
Davaya konu somut olayda; “yasaya açıkça aykırı bir şekilde verilip, itiraz üzerine yine aynı şekilde, yasaya ve konuluş amacına aykırı olacak biçimde vazgeçildiği iddia edilen “TEDBİR KARARI”nın, konuluş ve kaldırılış usulünün yanlışlığının sonuçta, zarara sebebiyet vermesi nedeniyle, maddi tazminat talebiyle davanın “hakimin hukuki sorumluluğu” çerçevesinde açıldığı anlaşılmaktadır.
Dava dilekçesi ve tarafların aşamalardaki beyanları ile dosyaya sundukları tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde;
Davacının, davaya konu olan mahkeme işleminde (hukuka aykırı olduğu savunulan tedbir kararının alınması ve kaldırılmasında) Hakim’in şüphe uyandıracak kadar kusurlu olduğu hususunu dile getirdiği halde yargılamanın hiçbir aşamasında reddi hakim talebinde bulunmak, duruma göre Hakim hakkında şikayette bulunmak ya da tedbir kararının kaldırılması aleyhine yasal itiraz hakkını kullanmak veya davanın sonucuyla ilgili gerekçeli kararın kendisine tebliğiyle birlikte temyiz yoluna başvurduğu hususunda hiçbir delil sunmadığı gibi,
Davacı vekilinin, Ön önceleme duruşmasının yapıldığı 11.07.2014 tarihli duruşmada özetle; “yasal yollara” başvurmamalarının sebebini, tazminat davasını bir an önce açmak için zaman kaybetmek istemediklerini ve bu nedenle sair yasal yollara başvurmadıklarını dile getirdiği anlaşılmaktadır.
Davanın esası itibariyle tazminat talebinin, yasa yolları açıkça düzenlenmiş bulunan ve özü hatalı olduğu ileri sürülen yargısal nitelikteki işlem ve kararlara ilişkin olduğu hususunda bir tereddüt bulunmadığı gibi, Hakimin, özel amaçla kasıtlı davrandığı konusunda soyut iddia dışında, somut herhangi bir delil de dava dosyasında bulunmamaktadır.
Somut olayda, HMK’nın 46. maddesinde sayılan hukuki sorumluluk nedenlerinden hiçbirisinin bu davada mevcut olmadığına kanaat getirilmiş, bu gerekçelerle davanın reddine karar vermek gerekmiştir.
6100 sayılı HMK’nın 49. maddesi uyarınca; öngörülen “disiplin para cezası” ile ilgili, yeniden değerleme oranı ile dava konusu olayın gelişimi ve dosyaya yansıyan olgular gözönünde tutularak, takdiren hüküm fıkrasında yazılı miktar tutarında disiplin para cezasına ayrıca hükmolunmuştur.
HÜKÜM :
Belirtilen gerekçeler ışığında;
1-HMK’nın 46. maddesinde öngörülen sebepleri bulunmadığından, sübuta ermeyen davanın REDDİNE,
2-HMK’nın 49. maddesi uyarınca takdiren 650.00 TL disiplin para cezasının davacıdan alınarak …’ye gelir kaydedilmesine,
3-Davanın reddi nedeniyle alınması gereken 25,20 TL maktu karar ve ilam harcından, peşin alınan 24,30 TL başvuru harcının düşümü ile geriye kalan 0,90 TL harcın davacıdan alınmasına,
4-Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca davalı yararına takdir olunan, 5.839,42 TL nispi avukatlık ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
5-Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin, üzerinde bırakılmasına,”
Dair oybirliği ile verilen 19.09.2014 gün ve 2013/4 E., 2014/1 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Davacı tarafın temyiz isteminin süresinde olduğunun anlaşılmasından ve dosyadaki tüm kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü:
Dava 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili müvekkilinin işçilik alacaklarının tahsili amacıyla … İnşaat Tur. ve Tic. Ltd. Şti. aleyhine Kemer Asliye Hukuk Mahkemesinde (İş Mahkemesi sıfatıyla) ihtiyati tedbir istemli dava açtıklarını, Kemer Asliye Hukuk Mahkemesinin İş Mahkemesi sıfatıyla 2009/22 E. sayılı dosyasında görülen davanın 07.05.2009 tarihli tensip tutanağı ile ihtiyati tedbir istemlerinin kabul edildiğini ve davalı şirket adına kayıtlı Kemer ilçesi Yeni Mahalle 464 ada 6 parsel sayılı taşınmaz üzerine ihtiyati tedbir konulduğunu, davalı şirket vekilinin itirazı üzerine 08.05.2009 tarihli celsede, 10.000,-TL nakdi teminat veya 20.000,-TL teminat mektubu karşılığında ihtiyati tedbirin kaldırılmasına karar verildiğini, ihtiyati tedbirin kaldırılmasından hemen sonra 02.06.2009 tarihinde söz konusu taşınmazın satıldığını, dava sonunda 58.358,41 TL’nin davalı şirketten alınarak müvekkiline ödenmesine karar verildiğini, ancak anılan taşınmazın satılması nedeniyle müvekkilinin sadece dosyada teminat olarak yatırılan 10.000,-TL’yi tahsil edebildiğini, mahkeme hakiminin HMK’nın 46/b-c-e maddelerine aykırı karar vermek suretiyle davacıyı maddi zarara soktuğunu belirterek tazminat isteminde bulunmuştur.
Davalı Maliye Hazinesi vekili cevap dilekçesinde davanın süresinde açılmadığını, davada HMK’nın 46. maddesinde yazılı koşulların oluşmadığını ve davacının iddialarını ispata yetecek yazılı delil göstermediğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
İhbar olunan hakim sunduğu beyan dilekçesinde davanın hak düşürücü süre içerisinde açılmadığını, dava sonucunda verilen kararın icra edilememesi ile kendisinin verdiği karar arasında illiyet bağı olmadığını, ihtiyati tedbir kararının kaldırılması kararına karşı yasal yollara başvurulmadığını, davanın esasına ilişkin olarak verilen kararın temyiz edilmediğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Özel Dairece yukarıda başlık bölümüne alınan gerekçe ile davanın reddine karar verilmiştir.
Hakimlerin yaptıkları işlemlerden ve verdikleri kararlardan sorumlu olabilmeleri için öncelikle yaptıkları işlemlerin ve verdikleri kararların hukuka aykırı olması gerekmektedir. Hukuka aykırılık gerçekleştikten sonra Hukuk Muhakemeleri Kanununun 46. maddesinde sayılan hukuki sorumluluk nedenlerinden hangisinin uygulanacağı belirlenmelidir. Hukuka aykırılık unsuru yoksa zarardan ve dolayısıyla hakimlerin sorumluğundan söz edilemez.
Hukuka aykırılık kusur sorumluluğunun ve dolayısıyla haksız fiilin kurucu unsurlarından biridir. Hukuka aykırılık kavramı kanunlarımızda ve özellikle haksız fiile ilişkin Türk Borçlar Kanununun 49 uncu maddesinde tanımlanmış değildir. Öğretide benimsenen bir tanıma göre hukuka uygunluk sebeplerinden birinin bulunmaması halinde, başkasına zarar vermeyi yasaklayan veya zararlı sonucu önlemek amacıyla belirli bir davranışı emreden hukuk kurallarına aykırı her davranış, hukuka aykırıdır (Eren, F.: Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 16.b., Ankara 2014, s.586).
Hukuka aykırılığın kusur sorumluluğunun kurucu unsuru olduğu belirlendikten sonra yargısal faaliyetin icrası sırasında ihbar olunan hakimin eyleminin bu unsuru içerip içermediğine bakmak, bir diğer ifade ile somut olay bakımından hakimin tedbir kararını kaldırmasında hukuka aykırılık bulunup bulunmadığını tespit etmek gerekir.
Bu değerlendirmeyi yapmak için öncelikle ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kavramları üzerinde durulmalıdır.
İhtiyati tedbirler hali hazırda görülmekte olan veya ileride açılacak bir davanın sonucunun etkisiz veya anlamsız kalmasını önlemek için başvurulan geçici nitelikte ve kural olarak kanunla belirlenmiş önlemlerdir. Özel düzenlemeler bir kenara bırakılacak olursa ihtiyati tedbirlere ilişkin temel düzenleme Hukuk Muhakemeleri Kanununun 389 ve devamı maddelerinde yer almaktadır.
İhtiyati haciz ise alacaklının bir para alacağının zamanında ödenmesini garanti altına almak için mahkeme kararı ile borçlunun mallarına önceden geçici olarak el konulmasıdır. İhtiyati hacze ilişkin düzenleme ise amacına uygun biçimde alacakların tahsili usullerini gösteren İcra ve İflas Kanununda düzenlenmiştir (m.257 vd.).
İhtiyati haciz bir para alacağının geçici olarak teminini amaçlarken ihtiyati tedbir ferdileştirilmiş muayyen bir talebin teminini hedef tutmaktadır. Bu nedenle ihtiyati haciz kararı verilmesi gereken hallerde ihtiyati tedbir kararı verilemez (Saldırım, M.: İhtiyati Tedbir ve İhtiyati Haciz Üzerine Karşılaştırmalı Bir İnceleme, TBB. Dergisi, 1997/2, s:203-210).
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, davaya konu Kemer Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/202 E. sayılı dosyasında davacı …’in davalı … İnş. Tur. ve Tic. Ltd. Şti. aleyhine işçilik alacağı istemli dava açarak davalının maliki olduğu taşınmaz üzerine ihtiyati tedbir konulmasını istediği, mahkemece 07.05.2009 tarihli tensip tutanağı ile davalının taşınmazı üzerine teminatsız olarak tedbir konulduğu, davalının itirazı üzerine 08.05.2009 tarihli oturumda 10.000,00 TL nakdi teminat veya 20.000,00 TL teminat mektubu karşılığında ihtiyati tedbirin kaldırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, para alacağına ilişkin bir davada ihtiyati tedbir kararı verilmesi hukuka uygun olmadığından, verilmemesi gereken ihtiyati tedbir kararının itiraz üzerine kaldırılmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Yapılan açıklamalara, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bilgi ve belgelere, daire kararında açıklanan gerektirici nedenlere, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun olduğu tespit edilen Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın onanması gerekir.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilamı harcı peşin alındığından başka harç alınmasına mahal olmadığına, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu açık olmak üzere 18.01.2017 gününde oybirliği ile karar verildi.

HİSSE DEVİRLERİNİN TESPİTİ VE TESCİLİ DAVASINDA ANONİM ORTAKLIĞIN ÇIPLAK PAYLARININ DEVRİ ALACAĞIN TEMLİKİ HÜKÜMLERİNE TABİDİR

Hukuk Genel Kurulu         2014/801 E.  ,  2014/891 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : İstanbul Anadolu 3.Asliye Ticaret Mahkemesi
TARİHİ : 27/02/2014
NUMARASI : 2013/460 E-2014/58 K.

ÖZET : Hisse devirlerinin tespiti ve tescili davasında anonim ortaklığın çıplak paylarının devri alacağın temliki hükümlerine tabidir.

Taraflar arasındaki “anonim şirket hisselerinin aidiyetinin tespiti ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy 3.Asliye Ticaret Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 04.04.2012 gün ve 2010/580 E.-2012/415 K. sayılı kararın incelenmesi davalı G.. A.. vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11.Hukuk Dairesi’nin 15.01.2013 gün ve 2012/9393E.-2013/716 K. sayılı ilamı ile;
(…Davacılar vekili, davacılardan Ünal’ın davalı Celal’in kardeşi olduğunu ve onun tarafından uzun yıllar iş hayatında kardeşlik ilişkisi nedeniyle davalı Celal’e gerek şahsi ve gerekse şirketlerini temsilen 25 adet vekaletname verildiğini, davacılar Ü.. A.. ve ailesinin davalı Celal A..’a yoğun akrabalık ilişkileri nedeniyle 1987 yılında %40 hisse vererek . Pazarlama İnş. San. Tur. ve Tic. A.Ş’ni kurduklarını, davacı Ü..n giriştiği taahhütlere malzeme sağlanması amacıyla 1988 yılında …Pazarlama A.Ş’nin hissesine sahip olduğu B. Boya ve Kimya San. A.Ş’ni kurduğunu, iki kardeş ve ailelelerinin B..A.Ş’de ismen ortak olarak gözükmeyip şirketi A..Pazarlama A.Ş. aracılığıyla yönettiklerini, davacılardan Ü..ın kendisinin ve A..Paz. A.Ş’nin o tarihlerde yaşadığı ekonomik sıkıntıların yeni kurulmuş ve gelişme halindeki B..A.Ş’ye yansımasını önlemek ve yeni şirkete inanırlığın devamını sağlam amacıyla A..A.Ş’nin B…A.Ş. nezdinde maliki bulunduğu hisselerden 9780 adedinin davalı kardeşi C..üz..gösterilmesini kabul edip, 25.07.1994 tarihinde düzenlenen gerçek amacı devir olmayan inançlı devir sözleşmesi ile şirketin paylarını davalıya devir edip, devir işleminin pay defterine işlendiğini, hisse devirlerinin karşılığında inançlı olduğunu göstermek amacıyla davalı C..n, A. Paz. A.Ş’nin inançlı hisse devri sonrası maliki olduğu B..A.Ş. hisselerInin %60’ına tekabül eden 9780 adet hisseyi Ü.. A.. ve çocuklarına devreden belgeyi imzaladığını, bu devrin tabiatıyla iki taraf arasında inançlı işlemin karşılığı niteliğinde kalıp ayrıca B..A.Ş’nin pay defterine işlenmediğini, devirlerin gerçekte A…Paz. A.Ş’nin B.. A.Ş’de maliki bulunduğu hisselerin ortaklık yapısındaki %60-40 oranı dikkate alınarak ortaklara devirini amaçlamakta ise de, işlemlerin tüm hisselerin davalıya devri şeklinde yapılıp, ortada gerçek bir devir iradesi bulunmadığından bir devir bedeli de alınmadığını, davalı Ce..in B..A.Ş’deki payının % 58,47 olup, hisselerin %60’ının Ü.. A.. ve ailesine, %40’nun Celal A..ve ailesine ait olduğunu, davalı C.n inançlı işlem ile almış bulunduğu hisselerle ilgili kâr paylarından davacıların hissesine düşen payı eksik olmakla birlikte düzenli olarak ödediğini ileri sürerek, davacıların gerçekte maliki bulundukları ve inançlı sözleşme kapsamında davalı Celal’e devredilen B.A.Ş’deki halen davalı uhdesinde kayıtlı hisselerin %58.47’sine tekabül eden hissesinin %60’ı olan 5.613.455.999 hissenin bugüne kadar davacılara ödenmeyen kar paylarını faizleri ile birlikte talep hakları saklı kalmak kaydıyla davalıdan alınarak pay defterinde devirdeki hisseleri oranında davacılar adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı L.. İ.. A..vekili, davaya konu müteveffaya ait hisse senetlerinin kızı G.. A.. adına gözüktüğünü, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini belirterek davanın reddini istemiştir.
Davalı G.. A.. vekili, 25.07.1994 tarihli sözleşmeyle davacılar tarafından C..k..a devredilen hisselerin davacılara ait olmayıp, dava dışı …A.Ş’ne ait olduğunu, 25.07.1994 tarihli ikinci devir sözleşmesinin altındaki imzanın C..A..’a ait bulunmadığını, davacılara kâr payı tevzii anlamında hiçbir ödeme yapılmadığını, davacılar tarafından varlığı iddia olunan inanç sözleşmesini ispatlayacak hiç bir yasal delil sunulmadığını, davanın zamanaşımına uğradığını, müvekkilinin iyi niyetli hamil olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda davacıların dayandığı inançlı işleme delalet eden 25.07.1994 tarihli olan ve dava dışı şirketin hisselerinin davalı C. A.tarafından davacılara devrine ilişkin belgedeki imzanın bilirkişi raporuyla anılan kişiye ait olduğunun tespit edildiği, inançlı işleme konu dava dışı B..A.Ş’nin hisselerinin bir kısmının tarafların ortak olduğu A..A.Ş’ye ait olduğu, devir işleminin önce bu şirket tarafından davalı C.A…a yapıldığı, bu devre konu miktarın %60’nın davacılara ait iken inançlı vekalet işlemiyle, ileride alınmak üzere C..A.,.a ait olduğunun ileri sürüldüğü, iddiaya göre inanç sözleşmesi davacılar ile davalılar murisi arasında yapıldığı, ortaklık yapısının ise %60-%40 bulunduğu, esasen devirden önce pay sahibi olan A..A.Ş’nin tüm ortaklarının işbu davada yer aldığı, süre verilmesine rağmen dava dışı B..A.Ş’nin dava edilmediği, davada yer almadığı, dava tarihi itibariyle uyuşmazlık konusu hisselerin tamamının davalı Celal Akpınar’ın kızı G.. A..’a ait olduğu, diğer davalı üzerinde hisse bulunmadığı, husumet düşmeyeceği, önceden bu yönde tesis edilen kararın da kesinleştiği, inançlı işlemlerde zamanaşımının inançlı işlem devam ettiği sürece başlamayacağı, esasen bu yönün de bozma dışı tutularak kesinleştiği, istemin zamanaşımına uğramadığı, davacıların dayandığı 25.07.1994 tarihli belgenin davalıların murisinin eli ürünü olduğu, davacı ile davalıların akraba bulundukları, dava dışı B..A.Ş’de hisse sahibi olan dava dışı A..A.Ş’de davalı muris Celal’in %39, onun kızı davalı G..nin %1 payı olduğu, davacıların ise, %20’şer hisselerinin bulunduğu, dava dışı A…Ş’nin dava dışı B,,A.Ş’deki tüm hisselerinin 25.07.1994 tarihli yönetim kurulu kararı ile davalı Celal’e devrine karar verildiği, yine aynı gün davalı Celal’in 9780 adet dava dışı B…Ş’nin hisselerini davacılara devir ettiğine dair belge düzenlendiği, A.. A.Ş’nin devrinin dava dışı B…Ş. pay defterine işlenmesine rağmen davalı Celal’in davacılara yaptığı devrin kaydının yapılmadığı, bunun gizlendiği, hisselerin sahibinin kayden davalı Celal olduğu, bunu uzun süre koruduğu, bu işlemlerin aynı gün olduğu, davalı Celal’in davacıları dolaylı şekilde … A.Ş’de temsil ettiği, devrin çeşitli saiklerle gizlendiği, anılan süreçte davalı Celal’in 19.12.1994 tarihli faks yazısıyla dava dışı Alman şirketi ile …A.Ş arasındaki ticari ilişkiyle ilgili olarak bilgi verdiği, görüşmeler sonucu davacı Ü.. A..’dan onay isteneceğinin açıklandığı, bu yazışmanın ağabey-kardeş ilişkisi kapsamında değerlendirilemeyeceği, iş ilişkisini gösterdiği, davalı Celal’in sağlığında tüm hisselerini kızı mirasçısı Gözde’ye devir ettiği, anılan devrin 25.11.2004 tarihinde gerçekleştiği, davalı Gözde’nin, sağlık durumun ağırlaşması sonucu Celal’in sağlığında mirasını paylaştırdığını açıkladığı, bedelini ödeyerek satın almadığı, iyiniyetli kabul edilemeyeceği, davalı Celal’in vekil konumunda olduğu, kök paya esas olarak kullandığı rüçhan hakkına bağlı yeni payları da iade etmesi gerektiği, bu yöndeki talebin ıslah veya davanın genişletilmesi sayılmayacağı, kök paya ilişkin taleplerin semereler dâhilinde kalacağı, davalı Gözde bakımından tespit ve iade isteminin yerinde olduğu, şirket dava edilmediğinden pay defterine kayıt istemiyle ilgili bir karar verilmeyeceği gerekçesiyle davalı L..v..akkında karar verilmesine yer olmadığına, diğer davalının B…Ş’deki hisslerinin %60’ına karşılık gelen 36.558.000 adet hissenin davacılara ait olduğunun tespitiyle bu hisselerin davalı G.. A.. tarafından davacılara eşit oranda iadesine karar verilmiştir.
Kararı, davalı G.. A.. vekili temyiz etmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı G.. A.. vekilinin yerinde görülmeyen ve aşağıdaki bentlerin kapsamları dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2-Dava, tarafların ortağı bulundukları dava dışı A…Ş’nin dava dışı B..A.Ş’ndeki hisselerinin davalı Celal .. inançlı şekilde devir edildiği, gerçekte bu payların dava dışı A..A.Ş’deki ortaklık yapısına uygun şekilde %60’ının davacılara ait olduğu iddiasına dayalı davalı hisselerinin açıklanan oranda iptali ile davacılar adına tescili istemine ilişkindir.
Hakkındaki dava husumetten reddedilen davalı L..İv.dışındaki davanın taraflarının 1987 yılında kurulan dava dışı A…Ş’nde hissedar oldukları, davacı Ü.. A.. ile davalı Celal A..ın kardeş bulundukları, diğer ortakların da bu kişilerin çocukları oldukları, anılan şirketin %60’ının davacılar, %40’ının ise davalı Celal ile kızı G.. A..’a ait bulunduğu, dava dışı B..A.Ş’nin 1988 yılında kurulduğu, %70 hissesinin dava dışı A..A.Ş’ye ait bulunduğu, .. A.Ş ile B…Ş’nin ayrı ayrı faaliyetini sürdürürken dava dışı .. A.Ş’nin B…A.Ş’de bulunan 16.300 adet hissesini 25.07.1994 tarihinde davalı Celal A..geçerli şekilde devir ettiği, uhtesinde kalan %0.5 hissesinin de 15.02.1996 tarihinde devrini sağladığı, dava tarihine kadar ve sonrasında bu hisseler üzerinde davalı Celal A.’ın tasarruf ettiği hususları uyuşmazlık konusu değildir.
Davacılar vekili, davalı üzerinde görünen dava dışı B..A.Ş’nin hisselerinin %60’ının kendilerine ait olduğunu, dava dışı A.A.Ş’nin B.Ş’deki hisselerinin inançlı işlemle davalıya devir edildiğini, davalının da aile şirketi niteliğindeki . A.Ş’deki ortaklık yapısına paralel şekilde devir almış gibi göründüğü bu hisselerin % 60’ına tekabül eden 9780 adet hisseyi davacılara devir ettiğini gösterir 25.07.1994 tarihli belgeyi düzenlediğini, ayrıca davalının B. A.Ş’nin çalışmaları ile ilgili olarak bilgi verdiğini ve kâr payı ödediğini ileri sürmüştür. Davalı, davacının devir içerikli 25.07.1994 tarihli belgedeki imzanın kendisine ait olmadığını, inançlı işlemin bulunmadığını savunmuştur.
Mahkemece bozma ilamına uyularak inançlı işlemin temel kanıtı olarak sunulan 25.07.1994 tarihli belgedeki imzanın yargılama sırasında ölen davalı Celal A..’a ait olduğu kabul edilerek yazılı gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmiştir.
İnançlı işlem, güven esas alınarak yapılan ve öngörülen koşulların ileride gerçekleşmesi halinde, bu anlaşmaya uygun hareket etme yükümlülüğü doğuran bir hukuki işlemdir. İnanan ve inanılan tarafı mevcuttur. İnançlı işlem, kural olarak geçerlidir. Yargıtay uygulamalarına göre inanç anlaşması, ancak yazılı kanıtla ispat edilebilir.
Somut olayda dava konusu olan ve davalı uhdesinde bulunan B.. A.Ş hisselerinin tamamı, öncesinde ayrı bir hukuki kişilik olan A..A.Ş’ye ait olup, bu şirket tarafından davalıya devir edilmiştir. Anılan şirket bu davada taraf olmadığı gibi devre ilişkin yönetim kurulu kararı ile diğer devir belgelerinde inançlı şekilde hisseleri davalıya devir ettiğine dair bir açıklık bulunmamaktadır. Davalı ile bu şirketin hisse devri konusunda inançlı şekilde hareket ettiklerine dair başka kanıt da sunulmamıştır. Ayrıca, yargılama ile davalı Celal ..mzasını taşıdığı anlaşılan ve kendisine ait hisselerden 9780 adedinin davacılara devrine ilişkin bulunan belge içeriğinde de inançlı işlemle ilgili bir veri bulunmamaktadır. Anılan bu belge, inançlı işlemle ilgili olmayıp, davalının, dava dışı B..A.Ş’deki hisselerinin bir kısmının davacılara devrine yönelik iradesini yansıtan sözleşme niteliğindedir. Davacıların, davalının kendilerine kar payı ödediğine dair sundukları banka dekontu içeriğinde de kar payı ödemesi olduğuna veya inançlı işleme delalet eden bir açıklamaya yer verilmemiştir. Öte yandan, davacılarca sunulan ve dava dışı B..A.Ş’nin Almanya’daki firmayla yapacağı iş girişimiyle ilgili olarak davacı Ü.. A..’a davalı Celal A..tarafından bilgi verilmesi içerikli faks belgesi de inançlı işlemi kanıtlamaya yeterli değildir. Faks çekim tarihi itibariyle A..A.Ş. çok küçük de olsa B..A.Ş’de halen hissedardır. Bu tarihten önce davalı tarafından B..Ş’deki hisselerinin 9780 adedi 25.07.1994 tarihli sözleşme ile davacılara devir edilmiş olup, her ne kadar bu devir şirkete bildirilmemiş ise de dava dışı B..A.Ş’deki gelişmelerden davacı Ü.. A..’ın haberdar edilmesi, aralarındaki ilişkilere uygundur. Ayrıca, davacıların, davalının A..A.Ş’den devir yoluyla aldığı hisselerin %60’nın gerçekte kendilerine ait olduğu, bu paylar itibariyle davalının 11 yıl boyunca inançlı vekil olarak hareket ettiği iddiası, taraflar arasında yapılan devir sözleşmesi ve olağan hayat tecrübeleri dikkate alındığında TMK’nun 2. maddesiyle de bağdaşmamaktadır.
Bu durum karşısında, taraflar arasında inançlı işlemin varlığının kanıtlanmadığı, davalının B…Ş’de sahip olduğu 9780 adet hisseyi davacılara alacağın temliki hükümlerine göre geçerli şekilde devir ettiği, bu devrin dava dışı şirkete bildirilmediği, davacıların ancak bu devir sözleşmesinde açıklanan hisseler ile dava tarihine kadar bu hisseler nedeniyle bedelsiz sermaye artırımı sonucu elde edilebilecek hisseleri davalıdan talep edebilecekleri dikkate alınmadan, yazılı gerekçe ile hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.3-Ayrıca, kural olarak her dava açıldığı tarihteki koşullar dikkate alınarak hükme bağlanacaktır. Somut olayda dava dışı B…A.Ş dava tarihinden sonra iki kere bedelsiz şekilde sermaye artırımı yoluna gitmiş olup, davacıların iddia ettiği hisseler bakımından dava tarihinden sonraki sermaye artırımlarının dikkate alınarak hüküm kurulması da kabul şekli bakımından yanlış olmuştur.
4-Öte yandan dava dilekçesinde davalının dava dışı .. A.Ş’nde halen uhdesinde kayıtlı hisselerin %58.47’sine tekabül eden hissenin %60’ının talep edilmiş olmasına rağmen % 60,93 hissenin %60’ına denk gelen miktarın karar altına alınması ve bu şekilde talebin aşılarak hüküm kurulması da yine kabul şekli bakımından doğru görülmemiştir…)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, anonim şirket hisselerinin aidiyetinin tespiti ve davacılar adına tescili istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilk bozma ilamına uyulması sonrasında alınan bilirkişi raporları ile inançlı işlemi ispatladığı ileri sürülen 25.07.1994 tarihli devir beyanındaki imzanın davalı C. A..a ait olduğu, dava dışı A..…A.Ş’nin dava dışı B..A.Ş’deki hisselerinin 25.07.1994 tarihli yönetim kurulu kararı ile davalı C..A..a devrine karar verildiği, bu devrin inançlı bir işlem olduğu, aynı gün davalı C..A..ın 9780 adet dava dışı B..A.Ş’nin hisselerini davacılara devir ettiğine dair belge düzenlenmesinin inanç işleminin kanıtlarından olduğu, bu halde, davalının inançlı işleme konu payların rüçhan haklarını kullanarak aldığı yeni payları da iade etmek zorunda olduğu, dava tarihinden sonraki artışların da talep edilmesinin talebin genişletilmesi niteliğinde olmadığı, davalı Celal’in sağlığında tüm hisselerini kızı mirasçısı Gözde’ye devir ettiği, davalı Gözde’nin, sağlık durumunun ağırlaşması sonucu Celal’in sağlığında mirasını paylaştırdığını açıkladığı, bedelini ödeyerek satın almadığı ve iyiniyetli kabul edilemeyeceği gerekçesiyle davalılardan L.İ. aleyhindeki davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine dair hüküm kesinleşmiş olduğundan bu davalı hakkında yeniden karar verilmesine yer olmadığına, davalı G.. A..’ın adına kayıtlı B..A.Ş’deki hisselerinin %60’ının davacılara ait olduğunun tespitiyle bu hisselerin davacılara eşit oranda iadesine, payların tescili ile ilgili talep yönünden ise, şirket aleyhine açılmış bir dava bulunmadığından bu talep hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
Davalı Celal A.. mirasçısı G.. A.. vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece, önceki kararda kısmen direnilmiş; hükmü temyize davalı C.A..mirasçısı G.. A.. vekili getirmiştir.
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasında inançlı işlemin varlığının kanıtlanıp kanıtlanmadığı noktasında toplanmaktadır.
Taraflar arasındaki uyuşmazlığın hukuksal nedeninin tespiti için öncelikle “inançlı işlem” kavramının açıklanmasında yarar vardır:
İnanç sözleşmeleri kaynağını 05.02.1947 tarihli ve 20/6 E. K. sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararından almaktadır.
Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanun’un yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.
Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumda, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanunu’nun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığına değinildikten sonra sonuç olarak; nam-ı müstear davalarının dinlenebilir olduğuna ve yazılı delil ile ispatının mümkün bulunduğuna karar verilmiştir.
İnançlı işlem, inananın (itimat edenin) bir hakkını belirli bir süre veya amaçla inanılana geçirmeyi, inanılanın da inananın emir ve talimatlarına göre kullanıp amaç gerçekleşince veya süre dolunca hakkı tekrar inanana devretmeyi yüklendiği sözleşmeler olarak tanımlanabilir (Özkaya Eraslan, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, Ankara 2004,s. 25).
Yargısal kararlarda ise inançlı sözleşme, inanılan tarafın elde ettiği hakkı, taraflarca güdülen amaç sona erdikten veya belirli bir süre geçtikten sonra inanana veya üçüncü kişiye devretme taahhüdünü içeren bir anlaşma olarak tarif edilmiştir (HGK, 13.5.1992 gün ve 1992/14-249 E, 1992/323 K ).
İnançlı sözleşme ile inanan (itimat eden) bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana (mutemede) devretmekte, borçlandırıcı bir sözleşme ile de inanılan kişinin hak ve yetkilerini sınırlandırmaktır. İnanılan hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca tekrar hakkı inanana iade etmeyi yükümlenmektedir.
İnançlı işlemler gibi, bu işlemlerin hangi zamanaşımına tabi tutulacakları da Kanunumuzda düzenlenmemiştir. Gerek bilimsel alanda gerekse uygulamada, inanç konusunun iadesine, inanç konusu üçüncü kişiye devredilmiş, inanılan elinden çıkmışsa tazminat talebine ilişkin dava hakkının 818 sayılı BK’nun 125.maddesindeki 10 yıllık zamanaşımına tabidi olduğu kabul edilmektedir.
Zamanaşımı, alacağın muaccel olduğu tarihte, başka bir anlatımla inanç konusu şeyin iadesi gerektiği tarihte işlemeye başlar. İade tarihi henüz gelmemiş inanılan, inanç konusunu elinde tutmakta haklı ise zamanaşımının başlamasına imkân yoktur.
Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 15.04.2011 gün, 2011/13-14 E., 2011/189 K. ve 29.01.2014 gün, 2013/11-376 E., 2014/49 K. sayılı ilamlarında da benimsenmiştir.
Uyuşmazlığın çözümü için bu aşamada anonim şirketlerde pay kavramı ve payın devrine ilişkin kısa açıklama yapılması gereklidir.
Anonim şirketler için önemli bir kavram olan “pay”, üç anlamda kullanılır. Bunlardan ilki esas sermayenin bir parçasını ifade etmesidir. Esas sermayenin pay sayısına bölünmesi sonucu oluşan ve nominal (itibari) değeri olan her bir birim birer payı oluşturur. Pay sayısının ve nominal değerinin esas sözleşmede gösterilmesi zorunludur. Bir diğer anlamıyla pay; pay sahipliği konumunu yani ortaklık sıfatını ifade eder. Ortaklık sıfatından kaynaklanan hak ve borçlar paya bağlıdır. Pay elde edilirken ortaklık sıfatı da kazanılmış olur. Payın devredilmesi halinde ortaklık sıfatı ve buna bağlı hak ve borçlar da devredilmiş olur. Üçüncü anlamıyla pay; bir kıymetli evrak niteliğindeki pay senetlerini (hisse senetlerini) ifade eder. Hamiline düzenlenmiş paylar hariç olmak üzere, payın bir senede bağlanması zorunluluğu yoktur. Senede bağlanmamış paylar “çıplak pay” olarak adlandırılmıştır (F… Şirketler Hukuku, 2.bası, 2012, s.240,241).
Payın devri konusuna gelince; bilindiği üzere, dava tarihi itibariyle yürürlükte olan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 416. ve 417.maddeleri hükmü uyarınca, nama yazılı pay senetlerin devri için, bir temlik beyanı veya senedin arkasında tam bir cironun yapılması, ayrıca senet üzerindeki zilyetliğin devir ve teslimi gerekir. Bu koşulların yerine getirilmemesi halinde yapılan devir işlemi geçersizdir.
Anonim şirket tarafından henüz pay senedi ihraç edilmemiş olması ve ilmühaber dahi çıkarılmaması, anonim şirkette pay devrine engel teşkil etmeyecektir. Anonim ortaklığın çıplak paylarının devri konusunda 6762 sayılı TTK’da bir hüküm bulunmamakta olup, payın devredilebilirliği ilkesi uyarınca, çıplak payın da senede bağlanmış paylar gibi serbestçe devredilebileceği, bu devrin 818 sayılı BK.nun 162 ve devamı (6098 sayılı TBK 183) maddelerine göre alacağın temliki hükümleri çerçevesinde olacağı kabul edilmiştir (Hayri Domaniç, Anonim Şirketler Hukuku ve Uygulaması, İstanbul 1988, s,1325; Hasan Pulaşlı, Şirketler Hukuk Şerhi, Ankara 2011, C.II, s.1261).
Bu itibarla, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç : Davalı C.. A.. mirasçısı G.. A.. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 12.11.2014 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

OLAY ÜZERİNDEN ÜÇ YIL GEÇTİKTEN SONRA ŞİKAYETÇİ OLUNMASI VE MAĞDURUN TUTARSIZ BEYANLARI SANIĞIN BERAATİ SEBEBİDİR

Ceza Genel Kurulu         2018/493 E.  ,  2020/60 K.

“İçtihat Metni”

Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 14. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ceza Dairesi
Sayısı : 462-366

ÖZET : Olay üzerinden üç yıl geçtikten sonra şikayetçi olunması ve mağdurun tutarsız beyanları sanığın beraati sebebidir.

DAVA : Sanık …’ın beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan TCK’nın 103/1-a maddesi delaletiyle 103/2, 103/6 ve 53. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis; kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan aynı Kanun’un 109/2, 109/3-f, 109/5 ve 53. maddeleri uyarınca 6 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Mersin 6. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 01.12.2016 tarihli ve 291-426 sayılı kısmen resen de istinafa tabi hükümlerin sanık müdafileri ve katılan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesince 24.02.2017 tarih ve 462-366 sayı ile yargılama giderlerinin eksik hesaplanmasına ilişkin hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf isteminin esastan reddine karar verilmiştir.
Bu kararın da sanık müdafisi ve katılan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 22.05.2018 tarih, 9929-3842 sayı ve oy çokluğuyla onanmasına karar verilmiş,
Daire Üyeleri B. Şahin ve M. C. Korkarer; “Sanığın çocuğun basit cinsel istismarı ve hürriyeti tahdit suçlarından toplam 21 yıl cezaya mahkûm olduğu davada, subuta ilişkin 9 yaşındaki mağdurenin 3 sene önce yani 6 yaşındayken meydana geldiğini iddia ettiği olay anlatımı dışında delil bulunmamaktadır.
Mahkeme mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde, mağdur beyanının ayrıntı içermesi, tutarlı olması, tanık…beyanıyla desteklenmesi, mağdurenin sonradan yazdığı günlüğünün bulunması nedenlerine dayanarak mağdur beyanına itibar ettiğini belirtmiştir.
Mahkeme gerekçesinde mağdur beyanının ayrıntı içerdiğini beyan etmiş ise de mağdure beyanlarının hiçbiri ayrıntı içermemektedir. Beyanlarda yer zaman, kişi, olay örgüsü ve benzeri ayrıntı bulunmamaktadır.
Mağdure anlatımları ile tanık …’un anlatımları çelişmektedir. Mağdure anlatımları kendi içinde de çelişkilidir. Dolayısıyla mağdurenin istikrarlı beyanı olmadığı gibi tanık beyanı da mağdure beyanını destekler mahiyette değildir.
Mağdurenin olaydan 3 yıl sonra eylemden bahsetmiş olması, hiçbir neden yokken anne ve babasına eylemi anlatmamış olması, erkek cinsel organı hakkında bilgi sahibi olmamasına ve o şeyin uzun süre ağzında kaldığını iddia etmesine rağmen koku, tat veya sertlik gibi herhangi bir niteleyici özellikten bahsetmediği gibi bu şeyi görmediğini fakat cinsel organ olduğunu anladığını beyan etmesi gibi hususlar açık tutarsızlıklardır. Mağdurenin ağzına giren şeyi tanımlamasının yetişkin bir erkeğin cinsel organıyla uyumlu olmadığı da açıktır, mağdure aslında ağzına giren şeyin cinsel organ olup olmadığını bilememektedir. Bu durumda mağdure beyanı bir çok tutarsızlık içermektedir.
Mağdure olaydan çok sonra yazdığı günlüğünde eylemden bahsetmemekte sadece sanığa olan kızgınlığından bahsetmektedir. Kızgınlığın nedeni belirtilmemektedir. Bu mantıklı değildir ve sanık aleyhine değerlendirilemez. Gerekçede dosyada bulunmasına rağmen sanığın anne ve babasının mağdureye inanmamalarının nedeni ve mağdurenin yalan söyleyebileceği beyanlarından hiç bahsedilmemiştir.
Bu kapsamda mahkemenin gerekçesinde belirtildiği gibi ayrıntılı bir mağdur ifadesi bulunmamaktadır. Mağdur beyanları ile tanık beyanları çelişmektedir. Mağdur beyanları tutarsız ve hayatın olağan akışına uygun değildir. Dosya içeriğinde bulunmayan hususlar genel ifadeler kullanılarak var gibi gösterilmiştir. Dolayısıyla mahkeme gerekçesi ile dosya içeriği uyumlu değildir. Mahkemenin dosya içeriği ile uyumlu gerekçe yazma zorunluluğu vardır. Bu kapsamda mahkeme hükmünün CMK’nın 230’uncu maddesinde belirliten gerekçeleri içerdiğinden söz edilemez. Mahkeme CMK’nın 230’uncu maddesinde belirlenen zorunluluğa uymayarak, CMK’nın 289/1-g madde fıkra ve bendine aykırı hareket etmiştir. Bu nedenle kararın bozulması gerektiği” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 29.06.2018 tarih ve 27271 sayı ile;
“… Sanık hakkında yapılan yargılama sonunda Yerel Mahkeme, ‘Sanığın mağdure Şahide’nin ailesinin komşusu olduğu, 29.05.2015 tarihinden yaklaşık 3 yıl kadar önce 2012 yılı içerisinde mağdurenin ana sınıfına gittiği dönemde evlerinin yanında bulunan salıncakta sallandığı sırada sanığın 2006 doğumlu olan mağdureye gel sana yiyecek vereceğim diyerek başka bir komşularının evinin altındaki depo olarak kullanılan yere götürdüğü, burada mağdureden gözlerini kapayıp ağzını açmasını istediği, mağdurenin gözünü kapatıp ağzını açmasından sonra sanığın cinsel amaçla erkeklik organını mağdurenin ağzına soktuğu, bir süre bu şekilde kaldıkları, bu sürede mağdurenin gözünü açmadığı, daha sonra gözünü açtığında sanığı şortunu yukarı çekerken gördüğü, mağdurenin bu durumu daha sonra okuldaki arkadaşı… (…)’e anlatması üzerine durumun ortaya çıktığı, mağdure hakkında düzenlenen heyet raporuna göre olay nedeniyle mağdurenin ruh sağlığının bozulduğunun anlaşıldığı, bu şekilde sanığın mağdureye karşı ona yiyecek vereceğini söyleyerek kandırmak suretiyle komşularının evinin altındaki depoya götürerek cinsel amaçla kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve ruh sağlığının bozulmasına sebebiyet verecek şekilde organ sokmak suretiyle cinsel saldırı suçlarını işlediği mahkememizce sabit kabul edildiğinden sanığın atılı suçlardan cezalandırılması yoluna gidilmiştir.
Her ne kadar sanık savunmalarında atılı suçlamayı inkâr edip kesinlikle böyle bir olayın olmadığı yönünde savunmalarda bulunmuş ise de, tüm dosya kapsamı, yaşı çok küçük olan yaşı itibarıyla yaşamadığı bir olayı bu şekilde ayrıntılı olarak anlatması kendisinden beklenemeyen mağdurenin aşamalardaki tutarlı beyanları, bu beyanları destekler mağdurenin olayı ilk anlattığı tanık …’ın beyanı, mağdurenin okuma yazma öğrendikten sonra yazmış olduğu günlüğe ait konu ile ilgili sayfalarının yer aldığı 29.05.2015 tarihli tutanak içeriği, mağdurenin soruşturma aşamasında okulda öğretmenlerinin olayı yazarak anlatmasını istemeleri üzerine yazdığı ‘Bu adamın en büyük cezanın verilmesini istiyorum ve bir daha çocuklara, büyüklere vb yapmamasını istiyorum.’ ibarelerini de içeren kendi el yazısı ile yazdığı yazı içeriği, mağdurenin ruh sağlığının bozulduğu yönündeki heyet raporu ve bu rapor içeriğine göre mağdurenin olayı yine aynı şekilde anlatması, mağdurenin mahkememizce dinlenmesi sırasında hazır bulunan sosyal hizmet uzmanının mağdurenin olayları anlatırken duygulanım içerisinde olduğu ve olayı yaşıyormuşçasına anlattığının gözlemlendiği şeklindeki beyanının içeriği bir bütün olarak değerlendirildiğinde mağdurenin aşamalardaki tutarlı ve dosya kapsamı ile uyumlu beyanlarına itibar edilerek sanığın kendisini cezadan kurtarmaya yönelik savunmalarına mahkememizce itibar edilmemiştir.’ gerekçesine dayanarak sanığın atılı suçlardan mahkûmiyetine dair hüküm kurmuştur.
Ancak mağdurun duruşmada alınan ifadesi sırasında önceki anlatımlarını doğruladıktan sonra tekrar sorulduğunda anlattıklarının hayal ürünü olduğunu söylediği incelenen dosya kapsamından anlaşılmıştır. Bu durumun mağdurun anlatımlarını, dolayısıyla eylemin sübutunu şüpheli hale getirdiği,” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat etmiştir.
CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 15.10.2018 tarih ve 6589-5946 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde çocuğun nitelikli cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
11.01.2006 doğumlu mağdure …’ın suç tarihinde 6 yaşında olduğu,
Suç tarihinde 39 yaşında bulunan sanık …’ın evli, sabıkasız ve iki çocuklu olduğu,
27.05.2015 tarihinde Erdemli Karayakup İlkokulu yetkililerinin, okullarında öğrenci olan mağdurenin, komşusu sanık tarafından cinsel istismara uğradığını belirtmesi nedeniyle Erdemli Cumhuriyet Başsavcılığına ve İlçe Jandarma Komutanlığına müracaat ettikleri, bu şekilde sanık hakkındaki soruşturmanın başladığı,
Mağdure … tarafından el yazısı ile yazıldığı belirtilen yazının aynen; “Ben …. Ben anasınıfındayken bir olay yaşadım. Ben o zaman 6 yaşındaydım. O zaman cumartesi yada pazar günüydü. Bana yiyeçek vereçeğim diye kandırdı. Beni bir depoya götürdü. Bu bizim komşumuz olan …’dır. Bana gözlerini kapa dedi. Bende kapadım. Kapadıktan sonra O biyere gitti. Gözlerimi kapadım azımı açtım. Bana azımı aç dedi. Ondan sonra ayıp yeri somurttu. Bu bilemedin bir saat, bilemedin baya dakikalarça sürdü bu. Bunu ilk… ablama anlattım. … ablam çok şaşırdı. … ablama anlattıktan sonra anasınıfı öğretmenine anlattım. Onu Kendime yakın hissediyorum. Oda çok şaşırdı. Müdür yardımcı öğretmenime anlattımbu olayı. Bunu müdür yardımcış öğretmenime anlatmış. Bunu… öğretmenim anlatmış. Müdür yardımcı öğretmenim buolayı cözmeye çalışıyor. Müdür yardımcısı öğretmenimde bir rehber öğretmeni ile görüşmemi sağladı. Rehber öğretmenime anlattım. Rehber öğretmeni bana sorular sordu. Sorularada çok güzel çevaplar verdim. Rehber öğretmenim bana adı ne diye sordu. Benim cevabımda … dedim. Onu her gün görüp görmediğimi sordu. Bende onların taşındığını söyledim. Bu olaydan sonra bir kere asker yemeğinde gördüm. Bana bir şey demedi. O an Kendimi mutsuz hissettim. Bu olayı 3. sınıfın başında iken sınıftaki bazı kız arkadaşlarıma anlatım. Onlarda çok şaşırdı. Benim gibi üzüldüler. Olayı ailem bilmiyor. Bu adama en büyük cezayı verilmesini istiyorum ve bir daha çocuklara büyüklere vb. yapmamasın istiyorum.” şeklinde olduğu,
Kolluk görevlilerince düzenlenen 29.05.2015 tarihli muhafaza altına alma tutanağına göre; 27.05.2015 tarihinde Karayakup İlkokulu yetkilerinin mağdureye yönelik gerçekleştirilen eyleme ilişkin müracaatlarıyla ilgili olarak soruşturma dosyasına eklenmek üzere not defteri içerisinde yazılı günlüğün mağdure tarafından tanık Hacer Günar’a verildiği, tanığın da söz konusu not defterini soruşturma dosyasına eklenmek üzere rızası ile teslim ettiği,
Kolluk görevlilerince düzenlenen 29.05.2015 tarihli tutanağa göre; mağdurenin yazmış olduğu not defterinde (günlüğün içeriğinde);
“1. Sayfa; Sevgili günlük, Bir Amcanın yaptığını unutmadım ben çok acı yaşadım o gün ben Bu amcanın böyle yapacağını hiç düşünmüyordum.
2. Sayfa; yapmasın. Allah belanı versin. Hamile olada bilirim hamile olmayada bilirim. Şu dünyada keşke olmasaydı. Köpeksin sen.
3. Sayfa; O amcanın yaptığını unutmadım. Bisliğin teki. Bana yapmak ne demektir ona gününü göstereceğim. En büyük cezayı çeksin. Öyle ceza verilsin ki bi daha yapmasın.
4. Sayfa; Her gittiği yerde başına bir şey gelsin. Çocuğu üzmek ne demektir. Bayramda üzüyorsun sen beni terbiyesiz Allahından bulsun ne varsa
5. Sayfa; Bir daha onun evine gitmeyeceğim. Birkaç kişi geliyor. Nerdeyse herkesten saklanıyorum. Yabancı ülkeler den bile. Böyle
6. Sayfa; Birisi olmamalıyız. Bu gibi insanlara güvenmemeliyiz. Dürüst, saygılı, hoşgörülü vb. insanlar olmalıyız. Böyle yapmayalım.
7 ve 8. Sayfa; Çocukları sevmeyen birisi olmamalıyız. İyi kalp olmalıyız. Çocukları seven iyi kalpli olmamalıyız. Kötü birisi olmamalıyız. O depo benim için çok kötü bir yerdir. O yer cinler dolu gibi sanki. Mezarlık gibi bana göre.
9. Sayfa; Orası cinlerin evi gibi. Şeytanların evi gibidir. Bunlar bana göre. Size görede olabilir. Bunları yaşasanız deli olursunuz.
10. Sayfa; Hemde küçükken deli olursunuz. Siz de bunları yaşamamak için tanımadığınız insanlara güvenmemeliyiz.
11. Sayfa; Belki bu gün çok iyi insan olur. Ama bir çocuğa yapılmaz bunlar. Bunu yaptıktan sonra bile seviniyor. Nasıl vizdansız olur insan. Bundan beri bu amcadan daha kötüsünü görmedim ben.
12.Sayfa; Bir cocuğa nasıl kıydı hiç anlamıyorum. Ana o amcaya ilerde başarılar dilerim.
13. Sayfa; Cezası neyse çeksin. Ben yaşadım başka büyük ağabeylere, büyük ablalara ve küçük çocukların asla başına gelmesin.
14. Sayfa; Bu acıya daha fazla dayanamıyorum. Belki büyüyüp en bunları yapan dünyada en kötüsü olur. Bunlar dünyadadır.
15. Sayfa; Bunu öğrenseler dünyayı başıma yıkarlar. Hele hele ailem bana çok kızar.
16. Sayfa; Bunun için kimseye söylemiyorum. Ama bir yerden duyacaklar nasıl olsa.
17. Sayfa; Bazenleri öpüldüğümde anlıyorlar. Ne oldu diyorlar. Bende bir mana buluyorum.
18. Sayfa; Bunu tek… anlattım anlıyor. Başka kimse anlamıyor.
19.Sayfa; Her depo gördüğümde o depda dertlerimi tartışmak istiyorum. bunları kimleye gösterme
20. Sayfa; Belki bu gün mutlu yaşar. Ama ben mutlu olmam hemde hiç bi zaman. Ama bunun yanında bu yatığı kalmaz. Hiçbizaman mutlu olmayacağımı biliyorum.” şeklinde yazılar yazıldığının tespit edildiği,
Kolluk görevlilerince düzenlenen tutanağa göre; sanığın 29.05.2015 tarihinde çalışmakta olduğu Keloğlan Anaokulunda yakalandığı,
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen 01.06.2015 tarihli heyet raporuna göre; öyküsünde üç sene önce Kayhan isimli eski komşusunun kendisini kapalı bir depoya götürdüğünü, gözlerini kapatmasını ve ağzını açmasını söylediğini, ağzına pipisini soktuğunu, bir saat kadar sürdüğünü, ağzının içine bir sıvı gelmediğini, dayak atmadığını, elbiselerini çıkarmadığını, başka bir şey yapmadığını ifade eden mağdurenin, hymeninin anüler yapıda ve fehvasının çapının 0.5 cm olduğu, hymenin de herhangi bir eski veya yeni yırtığa rastlanılmadığı, anal sfinkter tonusu ve mukozal pillerinin doğal olduğu, anal muayenede akut veya kronik fiili livatanın tıbbi delillerine ait bulguya rastlanılmadığı,
Fotoğraf teşhis tutanağına göre; CD içerisinde ve çıktı hâlinde fotoğraflar mağdureye gösterildiğinde, mağdurenin not defterinde bahsettiği şahsın fotoğrafları kendisine gösterilen sanık … olduğunu belirttiği,
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalınca düzenlenen 02.10.2015 tarihli rapora göre; öyküsünde üç yıl önce anaokuluna giderken babasının arkadaşı olan sanığın ”Gel sana yiyecek vereceğim.” diyerek depoya çağırdığını, gözlerini kapatmasını ve ağzını açmasını istediğini, ağzına ayıp yerini soktuğunu, bunu gözlerini açınca sanığın şortunu çekmesinden anladığını, sanık “Kimseye söyleme.” dediği için annesine ve babasına anlatmadığını, bir arkadaşına söylediğini onun da öğretmenine anlatması üzerine olayın ortaya çıktığını, sanığı olaydan sonra sadece bir kez gördüğünü ve korktuğunu, olayın bazen aklına geldiğini, üzüldüğünü, yaşlı amcalar dokunduğu zaman korktuğunu ifade eden mağdurenin, duygu durumunun hafif depresif, çağrışımlarının, algısının, belleğinin, yöneliminin ve dikkatinin doğal bulunduğu, muayenesinde iddia edilen cinsel istismar olayına bağlı olarak ”kronik travma sonrası stres bozukluğu” tanısı ile ruh sağlığının bozulmuş olduğu kanaatine varıldığı,
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen 30.11.2015 tarihli rapora göre; Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı tarafından yapılan muayenesi sonucunda; öyküsünde, ilkokul üçüncü sınıfa gittiğini, yaklaşık üç yıl önce komşuları olan sanığın kendisini depoya götürdüğünü, gözünü kapattığını, cinsel organını ağzına soktuğunu, olayı korkudan dolayı kimseye anlatamadığını, birkaç hafta önce öğretmenine söylediğini ifade eden mağdurenin, duygulanımının ötimik, çağrışımlarının ve yöneliminin doğal, algısının ve belleğinin bozuk, dikkatinin dağınık bulunduğu, yapılan ruhsal muayene sonucunda klinik görüşmede öykünün yetersiz ve çelişkili olması nedeniyle mahkeme dosyasının gönderilmesi ve mağdurenin tekrar değerlendirilmesinin gerektiğinin belirtildiği,
Mersin Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezince düzenlenen 15.02.2016 tarihli heyet raporuna göre; maruz kaldığı iddia edilen olaya bağlı olarak ”kronik travma sonrası stres bozukluğu” tanısı saptanan mağdurenin ruh sağlığının bozulduğu tıbbi kanaatine varıldığı,
Anlaşılmaktadır.
Mağdure … 29.05.2015 tarihinde (Pedagog …’a sorulması üzerine; mağdure ile görüşme yaptığını, kendisini ifade edebilecek durumda olduğunu, sözlerine itimat edilebileceğini, ayırtım gücüne sahip olduğunu ancak zaman kavramının tam olarak gelişmediğini belirtmesi üzerine ifadesine başlanılan mağdurenin) kollukta; yaklaşık üç yıl önce anaokuluna giderken bir Cumartesi veya Pazar günü evlerinin yakınında bulunan salıncakta sallandığını, bu esnada komşuları olan ancak akrabalıkları bulunmayan sanığın yanına gelip, ”Gel sana yiyecek vereceğim.” diyerek kendisini başka bir komşularının evinin altında bulunan ve saman koymak için kullanılan depoya götürdüğünü, burada kendisine gözlerini kapatmasını söylediğini, gözlerini kapattığını, sanığın herhangi bir şekilde el ve ayaklarını bağlamadığını, daha sonra “Ağzını aç.” dediğini, ağzını açtıktan sonra sanığın ayıp yerini ağzına soktuğunu, bu ayıp yerini ağzına sokmasının yaklaşık bir saat kadar sürdüğünü, bir saat boyunca gözlerini hiç açmadığını, gözlerini açtığında sanığın kendi şortunu çektiğini gördüğünü, bunun haricinde hiçbir yerini ellemediğini, sanığın ağzına ayıp yerini (cinsel organı) soktuğundan nasıl emin olduğu ve ağzına sokulan şeyi tarif etme imkânı bulunup bulunmadığı sorulduğunda; sanığın cinsel organını görmediğini, bunu sadece tahmin ettiğini, sanığın ağzına soktuğu şeyin dudak ve diline kadar geldiğini, kalınlık olarak parmak şeklinde olduğunu, sanığın ayıp yerini ağzına sokması ile ilgili olarak gözlerini açtığında şortunu çektiğinden dolayı bu şekilde olduğunu düşündüğünü, ancak kesinlikle sanığın cinsel organını görmediğini, bu yaşadıklarını öğretmenine teslim etmiş olduğu defterine not aldığını, günlükteki yazıların kendisine ait olduğunu, ailesinden ve çevresinden korktuğu için bu olayı üç seneden beri anlatmadığını, sanığı olaydan sonra sadece bir kere gördüğünü, normalde komşu olduklarını ancak sanığı görmediğini, şikâyetçi olduğunu,
İstinabe suretiyle 20.01.2016 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesinde (Psikolog bilirkişi tarafından mağdurenin kendisini fiziken ve zihnen ifade edebilecek durumda olduğu, ayırtım gücünün bulunduğu ve beyanlarına itibar edilebileceği tespitinden sonra alınan ifadesinde); olay günü kardeşi Zübeyde ile parkta oynarken yanlarına gelen sanığın kardeşini eve gönderdiğini, kendisini de evinin altındaki depoya götürdüğünü, gözünü kapatıp ağzını açmasını istediğini, dediklerini yaptığında cinsel organını ağzına soktuğunu, daha sonra kimseye söylememesini istediğini,
Mahkemede; sorulan sorulara ilk önce, bunların olduğunu, kendisini evlerinin altındaki depoya yiyecek vereceğim diyerek çağırdığını, gözlerini kapamasını istediğini, sonra ağzına bir şey soktuğunu, bu şeyin küçük bir kalem uzunluğunda olduğunu, ancak kalınlığını hatırlamadığını, sanığın kendisine bu şeyi ısırmaması yönünde bir şey söylemediğini, ağzında, yüzünde ya da üzerinde herhangi bir ıslaklık hissetmediğini, olay esnasında bağırmadığını, daha sonra tekrar sorulduğunda ise; bunların hayal olduğunu, akşam geç saatlere kadar televizyon izleyebildiğini, öpüşme ve sevişme içeren filmler izlemediğini, defterine yazdıkları ile arkadaşına anlattıklarının hayal olduğunu ancak başka hayaller yazıp anlatmadığını, sanık müdafisinin sorusu üzerine de ağzına giren şeyi ısırmadığını, bu şeyin diline kadar geldiğini, sanığın oğlu olan Mustafa’nın kardeşinin kocası, sanığın ise kendi kocası olduğu şeklinde herhangi bir oyun oynamadıklarını,
Mahkemede hazır bulunan sosyal hizmet uzmanı; mağdureyle duruşmadan önce ayrıntılı olarak görüştüğünü, olay nedeniyle tedirgin olduğunu gözlemlediğini, anne ve babası ile sanığın olmadığı bir ortamda görüşmek istediğini mağdurenin özellikle belirttiğini, bu konu haricindeki olayları zaman ve mekân yönünden detaylandırarak aktarabildiğini, ancak konuya ilişkin olayları anlatırken duygulanım içerisinde olduğunu ve olayı yaşıyormuşçasına anlattığını gözlemlediğini, yaptığı görüşmede anne ve babasının kendisine inandığını ve destek olduğunu söylediğini, ancak duruşmadaki ifadelerinden sonra mağdurenin iki farklı beyanda bulunduğunu düşündüğünü, çünkü kendisi için en önemli şeyin anne ve babasının desteği olduğunu, okula bile tek başına gidip gelmekten korktuğunu, yine arkadaşlarıyla bile olsa evden uzaklaşmaktan korktuğunu anlattığını, mağdurede zihinsel bir anomali bulunmadığı kanaatinde olduğunu,
Şikâyetçi … 29.05.2015 tarihinde kollukta; mağdurenin öz kızı olduğunu, Doğusandal Mahallesinde ikamet ettiğini, bu olayı 29.05.2015 tarihinde jandarma karakolunda öğrendiğini, sanığı tanıdığını, aynı zamanda sanıkla akraba olduklarını, sanığın böyle bir şey yapabileceğini düşünmediğini, mağdurenin biraz durgun ve içine kapalı yapıda birisi olduğunu, olay ile ilgili hiçbir bilgisinin bulunmadığını, böyle bir olayın nasıl olduğuna inanamadığını, sanığın yaklaşık iki yıldır Doğusandal Mahallesinde ikamet etmeyip Mezitli ilçesinde oturduğunu, sanıktan şikâyetçi olduğunu,
İstinabe suretiyle 20.01.2016 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesinde; mağdurenin olayı korktuğu için kendilerine anlatamadığını, sanıktan şikâyetçi olduğunu,
Mahkemede 10.03.2016 tarihinde; önceki ifadesini tekrar ettiğini, ancak yıllardır komşuluk yaptığı ve bu olayı yapacağına ihtimal vermediği sanıktan şikâyetçi olmadığını, takdiri mahkemeye bıraktığını, mağdurenin başından geçen olayları bazen abartarak ya da olmadığı hâlde olmuş gibi anlatabildiğini, kardeşiyle kavga etmediği hâlde kavga ettik veya vurmadığı hâlde vurdu gibi şeyler söylediğini, televizyonda yayınlanan dizileri izleyerek etkilenip hayal kurduğunun da olduğunu, evlerinde çift çanak anten bulunduğunu ve kendisi uyuduktan sonra da mağdurenin televizyon seyrettiğini, erotik kanallara baktığına dair bilgisinin bulunmadığını, ancak bu tür kanalların daha önce açık olduğunu,
Şikâyetçi … 29.05.2015 tarihinde kollukta; mağdurenin öz kızı olduğunu, Doğusandal Mahallesinde ikamet ettiğini, bu olayı 29.05.2015 tarihinde jandarma karakolunda öğrendiğini, olaydan bilgisinin olmadığını, mağdurenin kendisine kesinlikle böyle bir olaydan bahsetmediğini, sanığın aynı zamanda eşinin akrabası olduğunu, böyle bir şey yapabileceğini düşünmediğini, biraz durgun ve içine kapalı yapıda olan mağdurenin televizyonda film izlemeyi çok sevdiğini, böyle bir olayın nasıl olduğuna inanamadığını, Mezitli ilçesinde çalışması nedeniyle evini oraya taşıyan sanığın, iki yıldır orada ikamet ettiğini, şikâyetçi olduğunu,
İstinabe suretiyle 20.01.2016 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesinde; mağdurenin olayı önce okulda arkadaşlarına anlattığını, daha sonra öğretmeninin haberi olunca suç duyurusunda bulunduğunu, şikâyetçi olduğunu,
Mahkemede 10.03.2016 tarihinde; sanığın eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmediğini bilmediğini, yıllardır komşu oldukları sanığın hiçbir kötülüğünü görmediğini, mağdurenin ifadelerinin doğru olamayacağını düşündüğünü, sanık taşınmadan önce birbirlerine rahatça gidip geldiklerini, mağdurenin sanıktan korktuğuna ya da çekindiğine şahit olmadığını, bu nedenle sanıktan şikâyetçi olmadığını, takdiri mahkemeye bıraktığını,
Tanık … 29.05.2015 tarihinde kollukta; Karayakup İlköğretim Okulunda 6. sınıf öğrencisi olduğunu, mağdurenin de aynı okulda 3. sınıfta öğrenim gördüğünü, evlerinin yanyana bulunması nedeniyle mağdure ile komşu da olduklarını, okuldan çıkınca ödevlerini yaptıktan sonra kendisi, mağdure ve mahalledeki diğer arkadaşlarının hep birlikte oyun oynadıklarını, yaklaşık üç yıl önce mağdurenin kendisine bir şeyler anlattığını, o zamanlar üçüncü sınıfta okuduğunu, mağdurenin ise ana sınıfına gittiğini, 45-50 yaşlarında bulunan sanığın komşuları olduğunu, sanığın oğlu ile sürekli oyun oynadıklarını, yaklaşık üç yıl önce mağdurenin kendisine, sanığın oğlunu oyun oynamaya çağırmak için evlerine gittiğini, ancak oğlunun evde olmadığını, evin deposundan sesler gelmesi üzerine kim olduğuna bakmak için depoya gittiğini, burada sanığı gördüğünü, ancak sanığın oğlu orada olmadığından ayrıldığını, sonra tekrar sanığın yanına gidip oğlunu sorduğunu, sanığın da ”Gel birlikte bakalım.” dediğini, ancak depodan çıkmadıklarını, sanığın kendisini kollarından tutarak zorla cinsel organını ağzına soktuğunu, cinsel organını somurttuğunu anlattığını, yine bu olay olurken mağdurenin hiçbir şekilde tepki vermeyip bağırmadığından da kendisine bahsettiğini, bu olayı hem kendisinin hem de mağdurenin kimseye anlatmadığını, mağdurenin olay yaşandıktan yaklaşık iki ay sonra bu durumu kendisine söylediğini, sanığın yaklaşık bir yıl önce mahalleden taşındığını, ancak yılda bir iki defa akrabalarını ziyarete geldiğini gördüğünü, bu olayı sadece mağdurenin anlattığı kadarıyla bildiğini,
İstinabe suretiyle 20.01.2016 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesinde; daha önceki beyanını aynen tekrar ettiğini, asıl ismi…olmasına rağmen köyde herkesin kendisini… adıyla bildiğini, mağdur ile aynı okulda okuduklarını, şu anda kendisinin 7. mağdurenin ise 4. sınıf öğrencisi olduğunu, yaklaşık 2-3 yıl önce mağdurenin sanığın kendisini evlerinin altındaki depoya götürüp, kollarından tutarak zorla cinsel organını ağzına soktuğunu ve cinsel organını somurttuğunu anlattığını, mağdurenin bu esnada hiçbir şekilde bağırmadığını, bu olayı gören ve duyan kimsenin de olmadığını,
Tanık …27.05.2015 tarihinde kollukta; Erdemli Karayakup İlkokulunda beş aydır müdür yardımcısı olarak görev yaptığını, ana sınıfı öğretmeni olan tanık …’ın iki hafta kadar önce yanına gelerek üçüncü sınıf öğrencilerinden olan mağdurenin yaşadıkları hakkında okul yönetimi olarak kendisine bilgi verdiğini, bunun üzerine mağdureyi yanına çağırıp olayı rahat bir şekilde anlatmasını istediğini, mağdure ana sınıfında öğrenci iken Karayakup Köyünde bulunduğu sırada sanığın “Yiyecek vereceğim.” diyerek mağdureyi kandırıp bir depoya götürdüğünü, burada cinsel organını mağdurenin ağzına vermek suretiyle cinsel istismarda bulunduğunu, ilk başta bu olaydan kimseye bahsetmeyen mağdurenin daha sonra aynı okulda öğrencileri olan tanık… …’a anlattığını, iki hafta önce de tanık …’a bahsettiğini öğrendiğini, Erdemli ilçesinde Rehberlik Araştırma Merkezinde öğretmen olarak çalışan tanık …’yi çağırdıklarını, tanık Ömer’in mağdureyle görüştüğünü, bu görüşmeden sonra mağdurenin yaşadıklarını bir kağıda kendi el yazısı ile yazdığını, mağdurenin yazdığı bu mektupu teslim etmek istediğini,
Tanık … 28.05.2015 tarihinde kollukta; Karayakup İlkokulunda üç aydır okul öncesi öğretmeni olarak görev yaptığını, mağdureyi tanıdığını ve üçüncü sınıf öğrencisi olduğunu bildiğini, mağdurenin kız kardeşinin ise kendi öğrencisi olduğunu, bu nedenle mağdurenin sürekli yanına geldiğini, yaklaşık iki hafta kadar önce yine kardeşini almak için sınıfına gelen mağdurenin “Öğretmenim size bir şey anlatacağım.” dediğini, ne olduğunu sorduğunda, üçüncü sınıftayken okul başlarında komşuları olan sanığın okuldan çıktıktan sonra “Gel sana bir şeyler alacağım.” diyerek kendisini tenha bir yere götürdüğünü, burada cinsel organını kendisine somurttuğunu anlattığını, mağdureye “Bunun haricinde sana başka kötü bir şeyler yaptı mı?” diye sorduğunu, “Hayır başka kötü bir şey yapmadı.” diyerek cevap verdiğini, mağdurenin olayı kendisine anlatması üzerine bu durumu okul idaresinde görevli olan tanık Hacer Günar’a söylediğini, mağdurenin sadece sanığın cinsel organını somurttuğunu söylediğini, bunun dışında hiçbir şey anlatmadığını, sanığın mağdurenin komşusu olduğunu ancak daha sonra taşındığını duyduğunu, sanıkla ilgili bilgisinin olmadığını,
Mahkemede; soruşturma aşamasında alınan ifadesinin doğru olduğunu, olayın üzerinden uzun zaman geçtiği için ayrıntılarını hatırlamadığını, ancak mağdurenin böyle bir şeyi olmadan anlatabileceğini düşünmediğini, sınıf öğretmeninin erkek olması ve kendisinin de mağdurenin kardeşinin öğretmeni olmasından dolayı mağdurenin olayı kendisine anlatmış olabileceğini,
Tanık … Muku 28.05.2015 tarihinde kollukta; Erdemli ilçesi Rehberlik ve Araştırma Merkezi Müdürlüğünde psikolojik danışman olarak görev yaptığını, Karayakup İlköğretim Okulu yetkililerinin merkezlerine müracaat ederek okullarında öğrenim gören mağdurenin cinsel istismara maruz kaldığını bildirdiklerini, yaklaşık on gün önce hem rutin kontrollerini yapmak hem de yaşanan bu olay hakkında bilgi almak için Karayakup İlköğretim Okuluna gidip okul yetkilileri ve mağdure ile görüşme yaptığını, mağdurenin cinsel istismara maruz kaldığını belirtmesi üzerine okul yetkililerine durum hakkında bilgi vererek mağdurenin yaşadığı olayı kendi el yazısı ile yazmasını ve bu konuyu Cumhuriyet savcılığına bildirmelerini söylediğini, mağdureyle detaylı konuşma yapmadığını, çünkü bu tür olaylarda öncelikle suç duyurusunda bulunulması gerektiğini bildiğini,
Tanık … istinabe suretiyle 13.04.2016 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesinde; sanığın eşi olduğunu, bu olayı mahkemede öğrendiğini, mağdurenin yeğeni sayıldığını, ayrıca mağdurenin babasıyla amca çocukları olduğunu, sanığa bu olayı sorduğunda kesinlikle böyle bir şeyin olmadığını söylediğini, olayın olduğu tarihte sanığın Mezitli’de çalıştığını, köye arada bir gelip gittiğini, daha önceden evlerine gittiğinde mağdurenin uygunsuz televizyon kanalını izlediğini gördüğünü, mağdureye “Ne yapıyorsun?” diye sorduğunda “Yarın okul yok, erken yatmama gerek yok.” diyerek cevap verdiğini, psikolojisi bozuk olan mağdurenin uygunsuz kanallarda filmler izlediğini, bu olayı da izlemiş olduğu filmlerden esinlenerek uydurduğunu düşündüğünü, bu konuda mağdurenin annesi şikâyetçi Şerife’yi de uyardığını, bunun üzerine o kanalları iptal ettiklerini,
Tanık … istinabe suretiyle 13.04.2016 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesinde; olayı mahkeme aracılığıyla öğrendiğini, bizzat görgüsünün bulunmadığını, ancak eniştesi olan sanığın olayın olduğu tarihte Mezitli’de çalıştığını, arada bir köye ailesinin yanına gidip geldiğini, bundan dolayı böyle bir olayın yaşanmasının imkânsız olduğunu, mağdurenin o tarihlerde diğer çocuklar gibi sürekli televizyon izlediğini, hayalperest bir çocuk olduğunu, böyle bir olayı izlediği filmlerden esinlenerek uydurmuş olabileceğini,
Beyan etmişlerdir.
Sanık … 29.05.2015 tarihinde kollukta; Mezitli ilçesinde bulunan Keloğlan Anaokulunda çalıştığını, iki çocuğunun olduğunu, çocuklarının lisede okumaları nedeniyle gidiş geliş zor olduğundan yaklaşık iki buçuk yıl önce Doğusandal Mahallesinden taşındığını, nadiren de olsa ailesiyle birlikte Doğusandal Mahallesine gidip geldiğini, isnat edilen olayı kesinlikle kabul etmediğini, böyle bir şey yapmadığını, mağdure ve ailesini tanıdığını, eşinin akrabaları olmalarının yanı sıra Doğusandal Mahallesinde yan yana evlerde oturduklarını, mağdurenin neden böyle bir şey söylediğini bilmediğini, mağdureye kesinlikle ”Gel sana bir şeyler alacağım.” gibi bir şey söylemediğini, mağdurenin ailesi ile aralarında bir sorun veya husumet bulunmadığını, zaten eşi ile akraba olduklarını, iddia edilen hususları kabul etmediğini, kesinlikle mağdurenin ağzına cinsel organını sokmadığını veya buna benzer bir davranışta bulunmadığını, mağdureyle hiçbir zaman yalnız kalmadığını,
Mahkemede; mağdure ve ailesiyle suç tarihi itibarıyla komşu olduklarını, ancak kendisinin daha sonra oradan taşındığını, komşu oldukları süre içerisinde mağdure ve ailesiyle ya da başka bir komşusuyla hiçbir sorun yaşamadığını, mağdurenin kendisi hakkında neden bu şekilde beyanda bulunduğunu bilmediğini, iddianamede belirtilen olayı kesinlikle gerçekleştirmediğini,
Savunmuştur.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun suç tarihinde yürürlükte bulunan “Çocukların cinsel istismarı” başlığını taşıyan 103. maddesi;
“(1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden;
a) Onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış,
b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar,
Anlaşılır.
(2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) Cinsel istismarın üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısmı, üvey baba, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, sağlık hizmeti veren veya koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
(6) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması hâlinde, onbeş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.
(7) Suçun mağdurun bitkisel hayata girmesine veya ölümüne neden olması durumunda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur” şeklinde iken,
28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun’un 59. maddesi ile;
“(1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Sarkıntılık düzeyinde kalmış suçun failinin çocuk olması hâlinde soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun, velisinin veya vasisinin şikâyetine bağlıdır. Cinsel istismar deyiminden;
a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış,
b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar,
anlaşılır.
(2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on altı yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.
(3) Suçun;
a) Birden fazla kişi tarafından birlikte,
b) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle,
c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş veya evlat edinen tarafından,
d) Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından,
e) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,
işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehditle ya da (b) bendindeki çocuklara karşı silah kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
(6) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur” hâlini almış,
02.12.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 13. maddesi ile de;
“(1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza, istismar durumunda on yıldan, sarkıntılık durumunda beş yıldan az olamaz.
Sarkıntılık düzeyinde kalmış suçun failinin çocuk olması hâlinde soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun, velisinin veya vasisinin şikâyetine bağlıdır. Cinsel istismar deyiminden;
a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış,
b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar,
anlaşılır.
(2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on altı yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun on iki yaşını tamamlamamış olması hâlinde verilecek ceza on sekiz yıldan az olamaz.
(3) Suçun;
a) Birden fazla kişi tarafından birlikte,
b) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle,
c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş veya evlat edinen tarafından,
d) Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından,
e) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,
işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehditle ya da (b) bendindeki çocuklara karşı silah kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
(6) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.” şeklinde yeniden düzenlenmiştir.
Görüldüğü gibi suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan hâliyle 103. maddede çocuğun cinsel istismarı tanımlamış olup, birinci fıkraya göre cinsel istismar deyiminden; onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış ile diğer çocuklara karşı cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen bir başka nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar anlaşılmaktadır.
Maddenin ilk fıkrasında çocuğun cinsel istismarı suçunun temel şekli, ikinci fıkrasında ise cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli bir hâl olarak yaptırıma bağlanmıştır.
Bu suçun, maddenin birinci fıkrasında düzenlenen basit hâli, çocuğa karşı gerçekleştirilen cinsel davranışın organ ya da sair bir cisim sokulmadan vücut dokunulmazlığının ihlali şeklinde işlenmesi ve kastın da cinsel arzuları tatmin amacına yönelmesi bakımından ikinci fıkrada hüküm altına alınan nitelikli hâlinden ayrılır. İkinci fıkradaki nitelikli hâlde maddi unsur, vücuda organ ya da sair bir cisim sokulması olup, failin kastının da bu tür bir eylemin gerçekleştirilmesine yönelik olması gerekmektedir. Suçun temel şeklinin aksine, ikinci fıkrada tanımlanan nitelikli hâlinin oluşabilmesi için eylemin cinsel arzularının tatmini amacına yönelik olması şart değildir.
TCK’nın “Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” başlıklı 109. maddesi ise;
“(1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
(2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) Bu suçun;
a) Silahla,
b) Birden fazla kişi tarafından birlikte,
c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,
d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,
e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı,
f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat arttırılır.
(4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.
(5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır.
(6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir.
Maddenin birinci fıkrasında; kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun temel şekli düzenlenmiş, ikinci fıkrasında; suçun cebir, tehdit veya hile ile işlenmesi ve üçüncü fıkrasında ise; altı bent hâlinde, suçun silahla, birden fazla kişi ile birlikte, kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanmak suretiyle, üstsoy, altsoy veya eşe karşı, çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi nitelikli hâller olarak yaptırıma bağlanmış, dördüncü fıkrasında; suçun netice sebebiyle ağırlaşmış hâline, beşinci fıkrasında; cinsel amaçla işlenen özgürlüğü kısıtlama suçuna yer verilmiş, altıncı fıkrasında ise; suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun sonucu itibarıyla ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi hâlinde, ayrıca bu suça ilişkin hükümlerin de uygulanacağı belirtilmiştir.
Bu suç tipi ile bireylerin hareket özgürlüğünün hukuka aykırı biçimde kaldırılması veya sınırlanması eylemleri cezalandırılmak istenmiştir. Nitekim bu husus madde gerekçesinde; “Bu suç ile korunan hukuki değer, kişilerin kendi arzusu ve iradesi çerçevesinde hareket edebilme hürriyetidir” şeklinde belirtilmiştir. Suçun maddi unsuru, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasıdır. Bu fiil, failin doğrudan doğruya veya dolaylı hareketleriyle ve çeşitli araçlar kullanılarak gerçekleştirilebilir. Sonuç ise mağdurun hareket etme ya da yer değiştirme özgürlüğünün kaldırılması biçiminde kendini gösterir.
Fail, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasına yönelik fiili, doğrudan doğruya veya dolaylı hareketleriyle ve çeşitli araçlar kullanarak gerçekleştirebilir. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu, serbest hareketli bir suç olduğundan, bir yere gitme veya bir yerde kalma özgürlüğünün kaldırılması neticesini doğurabilecek her türlü hareket ile işlenebilecektir. Maddede sadece “bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakmak” tan söz edilmiş, fiilin işleniş şekli, yeri, zamanı ve süresi konusunda bir sınırlama yapılmamıştır. Bu nedenle mağdurun bir yere gitme veya bir yerde kalma özgürlüğünün ihlal edilmesi sonucunun doğması kaydıyla, her zaman her yerde işlenebilir. Fiilin herkesin girebileceği bir yer, özel, kapalı veya açık alanda gerçekleştirilmesini yahut uzun veya kısa süreli olmasının bir önemi bulunmamaktadır. Suçun oluşması için mutlaka mağdurun bir yere kapatılmış olması gerekmeyip aleni bir yerde tutma veya böyle bir yere götürme hâlinde dahi diğer unsurlar da var ise kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu oluşacaktır. Öte yandan özgürlükten yoksun bırakma kavramı, anlık olmayan bir süreyi zorunlu olarak içerdiğinden, fiilin hukuken kabul edilebilecek bir müddet devamı gerekmektedir. Sürenin çok kısa olup olmadığını somut olayın özelliğine göre hakim takdir edecektir.
Suçun manevi unsuru; failin, mağduru şahsi özgürlüğünden yoksun bırakmaya yönelik hareketleri gerçekleştirmeyi bilmesi ve istemesi, yani genel kasttır. Kanunun metni ve ruhundan anlaşılacağı üzere, suçun temel şeklinin oluşumu için saik (özel kast) aranmamıştır. Nitekim bu görüş öğretide (Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Çetin Özek-Sahir Erman, İstanbul 1994, s. 130; Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ayhan Önder, 4. Bası, İstanbul 1994, s. 31; Teorik-Pratik Ceza Hukuku, Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Murat Önok, Ankara 2008, s. 363; Ceza Hukuku Özel Hükümler, Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen, Ankara 2018 Adalet Yayınevi, 17. Baskı, s. 368) ve yargısal kararlarda da (Ceza Genel Kurulunun 29.06.2010 tarihli ve 110-161, 23.01.2007 tarihli ve 275-9, 03.12.2002 tarihli ve 288-419 sayılı ile bu güne kadar süreklilik arz eden çok sayıdaki kararları) benimsenmiştir. Suçun oluşabilmesi için kişiyi hürriyetinden yoksun kılma yönündeki ihlalin hukuka aykırı olarak yapılması, diğer bir deyişle eylemde hukuka uygunluk nedenlerinin bulunmaması zorunludur. Hukuka aykırılık, öğretide genel olarak hukuk düzeninin izin vermediği hâlleri ifade etmektedir.
Öte yandan, amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de, insan haklarına dayalı, demokratik rejimle yönetilen ülkelerin hukuk sistemlerinde bulunması gereken, öğreti ve uygulamada; “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” şeklinde, Latincede ise “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi açısından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlak surette sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği ya da gerçekleştiriliş şekli hususunda herhangi bir şüphe belirmesi hâlinde uygulanabileceği gibi, suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate veya herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı, bu ispat, hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkan vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.
Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
11.01.2006 doğumlu mağdurenin Erdemli Karayakup İlkokulunun üçüncü sınıfında öğrenim gördüğü, kardeşinin ise aynı okulda ana sınıfına gittiği, mağdurenin 28.05.2015 tarihinden yaklaşık iki hafta önce kardeşinin öğretmeni olan tanık…’in yanına giderek sanık tarafından cinsel istismara uğradığını anlatması üzerine tanık…’in bu durumu müdür yardımcısı tanık Hacer’e bildirildiği, tanık Hacer’in mağdureyi yanına çağırarak yaşadıklarını tekrar anlattırdığı ve daha sonra durumu adli mercilere intikal ettirdiği, mağdure tarafından yazılan not defteri ile olayı anlatan bir sayfalık yazının kolluk birimlerine teslim edildiği, mağdurenin kollukta alınan ifadesinde; yaklaşık üç yıl önce anaokuluna giderken bir Cumartesi veya Pazar günü evlerinin yakınında bulunan salıncakta sallandığını, bu esnada komşuları olan sanığın yanına gelip ”Gel sana yiyecek vereceğim.” diyerek kendisini başka bir komşularının evinin altında bulunan ve saman koymak için kullanılan depoya götürdüğünü, burada gözlerini kapatmasını söylediğini, kendisinin de gözlerini kapattığını, daha sonra “Ağzını aç.” dediğini, ağzını açtıktan sonra ayıp yerini ağzına soktuğunu, bu hareketin yaklaşık bir saat kadar sürdüğünü ve bu süre zarfında gözlerini hiç açmadığını, gözlerini açtığında sanığın kendi şortunu çektiğini gördüğünü, bunun haricinde hiçbir yerini ellemediğini, sanığın ağzına soktuğu şeyin dudak ve diline kadar geldiğini, kalınlık olarak parmak şeklinde olduğunu, gözlerini açtığında sanık şortunu çektiğinden dolayı ağzına soktuğu şeyin cinsel organı olduğunu düşündüğünü, ancak kesinlikle sanığın cinsel organını görmediğini, bunu sadece tahmin ettiğini beyan ettiği, daha sonra adli muayeneler sırasında alınan öyküde ve talimat mahkemesindeki ifadesinde olaya ilişkin anlatımlarını benzer şekilde sürdürdüğü, Yerel Mahkemece bizzat alınan ifadesinde ise önceki anlatımlarının doğru olduğunu belirtmesine karşın daha sonra bu beyanlarının hayal olduğunu ve yaşanmadığını aktardığı, mağdurenin olayı anlattığı bir sayfalık yazıda başına gelenleri ilk kez tanık…’ye söylediğini belirttiği, tanık… (…)’in de aşamalarda mağdurenin, yaklaşık 2-3 yıl önce sanığın kendisini evlerinin altındaki depoya götürüp kollarından tutarak zorla cinsel organını ağzına soktuğunu ve cinsel organını somurttuğunu anlattığını ifade ettiği, sanığın tüm aşamalarda suçlamayı kabul etmediği, Mersin Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezince düzenlenen 15.02.2016 tarihli raporda maruz kaldığı iddia edilen olaya bağlı olarak ”kronik travma sonrası stres bozukluğu” tanısı saptanan mağdurenin ruh sağlığının bozulduğu yönünde mütalaa verildiği anlaşılan dosyada;
Olayın üzerinden üç yıl kadar uzun bir süre geçtikten sonra adli mercilere intikal ettirilmesi, mağdurenin kollukça alınan ifadesinde parkta oynarken yanına gelen sanığın kendisini bir depoya götürüp gözlerini kapattırdıktan sonra cinsel organını ağzına soktuğunu belirtmesine karşın sanığın cinsel organını görmediğini, bunu gözlerini açtığında şortunu yukarı çekmesinden dolayı tahmin ettiğini, eylemin yaklaşık bir saat kadar sürdüğünü beyan etmesine karşılık duruşma esnasında olayın hayal ürünü olduğunu söyleyerek çelişkili anlatımlarda bulunması, tanık…’in, üç yıl kadar önce mağdurenin, sanığın oğlunu oyun oynamaya çağırmak için evlerine gittiğinde gelen sesler üzerine indiği depoda sanığın kendisinin kollarından tutarak zorla cinsel organını ağzına soktuğunu söylediği şeklindeki anlatımının mağdurenin iddiasına konu olay örgüsünden farklı olması, şikâyetçi Şerife’nin kollukta sanığın böyle bir şey yapabileceğini düşünmediğini, mahkemede mağdurenin başından geçen olayları bazen abartarak ya da olmadığı hâlde olmuş gibi anlatabildiğini belirtmesi, keza şikâyetçi Ramazan’ın da aşamalarda sanığın böyle bir şey yapabileceğini düşünmediğini ve mağdurenin beyanlarının doğru olamayacağı kanaatinde olduğunu ifade etmesi, (mağdurenin kolluktaki ifadesinde olayın bir Cumartesi veya Pazar günü meydana geldiğini ve sanığın kendisini bir komşularının evinin altındaki depoya götürdüğünü söylemesine karşın duruşmada sanığın kendisini kendi evinin deposuna götürdüğünü beyan etmesi,) yine tanık…’in mağdurenin kendisine olayın üçüncü sınıftayken okuldan çıktıktan sonra meydana geldiğini anlattığını belirtmesi, bu minvalde olayın gerçekleşme yeri ve zamanına ilişkin de netlik bulunmaması, dosyada yer alan not defterinde (günlük) olayın gerçekleşme şekline yönelik hiçbir ibarenin bulunmaması, kaldı ki günlük olarak adlandırılan bu not defterinde mağdurenin duygularından başka olayın gerçekleşme biçimine ilişkin bir bilginin yer almaması, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen 30.11.2015 tarihli raporda algısının ve belleğinin bozuk, dikkatinin dağınık olduğu hususlarına yer verildikten sonra klinik görüşmede öykünün yetersiz ve çelişkili olduğu belirtilerek mağdurenin dava dosyası ile tekrar gönderilmesinin talep edilmesi ve tüm aşamalarda atılı suçları işlemediğini belirten sanık savunmasının aksine bir delil bulunmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın mağdureyi yiyecek vereceğinden bahisle bir depoya götürerek cinsel istismarda bulunduğuna dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı, bu şekilde sanığın atılı suçlardan beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesinin isabetli olmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla, haklı nedene dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı, “Mağdurenin kollukta, adli raporlarının düzenlenmesi esnasındaki muayene öykülerinde ve talimat duruşmasında olayı istikrarlı bir şekilde anlatması, daha sonra asıl Mahkemede bu beyanlarından dönmesinin nedeninin de duruşmada hazır bulunan sosyal hizmet görevlisi tarafından anne ve babasının mağdureye gösterdikleri desteğin sona ermesi olarak izah edilmesi, mağdure ve ailesi ile sanık arasında dosyaya yansıyan bir husumetin bulunmaması, mağdure tarafından yazılan not defterinde (günlük) ‘O amcanın yaptığını unutmadım. Bisliğin teki. Bana yapmak ne demektir ona gününü göstereceğim. En büyük cezayı çeksin. Öyle ceza verilsin ki bi daha yapmasın.’, ‘Belki bu gün çok iyi insan olur. Ama bir çocuğa yapılmaz bunlar. Bunu yaptıktan sonra bile seviniyor. Nasıl vizdansız olur insan. Bundan beri bu amcadan daha kötüsünü görmedim ben.’, ‘Cezası neyse çeksin. Ben yaşadım başka büyük ağabeylere, büyük ablalara ve küçük çocukların asla başına gelmesin.’ şeklinde dokuz yaşındaki bir çocuğun samimi duygularını ifade eden anlatımların bulunması, kolluk ifadesinde hazır bulunan pedagog ile talimat duruşmasında dinlenen psikolog tarafından mağdurenin beyanlarına itibar edilebileceğine, asıl mahkemede hazır bulunan sosyal hizmet uzmanı tarafından da mağdurenin olayı yaşıyormuşçasına anlattığına dair tespitler yapılması ve tanık…’in mağdurenin bu olayı kendisine üç yıl kadar önce anlattığını ifade etmesi hususları birlikte değerlendirildiğinde hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde, sanığın mağdureye yönelik beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde çocuğun nitelikli cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarını işlediği kabul edilmelidir.” düşüncesiyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan altı Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 22.05.2018 tarihli ve 9929-3842 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,
3- Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesinin 24.02.2017 tarihli ve 462-366 sayılı hükmünün, sanığın atılı suçları işlediğine dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilmeden istinaf isteminin kabulü ile sanık hakkında beraat kararı verilmesi yerine istinaf isteminin düzeltilerek esastan reddine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
4- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabul edilip, Özel Daire onama kararının kaldırılarak Yerel Mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi nedeniyle sanık hakkındaki cezaların İNFAZLARININ DURDURULMASINA ve atılı suçlardan sanığın TAHLİYESİNE, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu olmadığı takdirde derhal salıverilmeleri için YAZI YAZILMASINA,
5- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 23.01.2020 tarihli ilk müzakerede yapılan oylamada yeterli çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle, 06.02.2020 tarihinde yapılan ikinci müzakerede sanığa atılı suçların sübut bulmadığına oy çokluğuyla, ulaşılan bu sonuç karşısında infazın durdurulması ve tahliyesine oy birliğiyle karar verildi.

ARAMA İŞLEMİ DERHAL YAPILMADIĞINDA SONRADAN YAPILMASI İMKANSIZ VEYA ANLAMSIZ HALE GELECEKSE YA DA İŞLEMLE HEDEFLENEN AMAÇLARA ULAŞILMASI FAZLASIYLA ZORLAŞACAKSA GECİKMESİNDE SAKINCA BULUNAN HALİN VARLIĞI KABUL EDİLMELİDİR

Ceza Genel Kurulu         2016/75 E.  ,  2019/18 K.

“İçtihat Metni”


Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 19. Ceza Dairesi
Mahkemesi : İZMİR 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Ceza
Sayısı : 59-313

ÖZET : Arama işlemi derhal yapılmadığında sonradan yapılması imkansız veya anlamsız hale gelecekse ya da işlemle hedeflenen amaçlara ulaşılması fazlasıyla zorlaşacaksa gecikmesinde sakınca bulunan halin varlığı kabul edilmelidir.

Marka hakkına tecavüz suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanıkların, 556 sayılı KHK’ya 4128 sayılı Kanun ile eklenen 5833 sayılı Kanun ile değişik 61/A-1, TCK’nın 43/1, 62, 52/2, 53, 51 ve 54. maddeleri uyarınca 1 yıl 15 gün hapis ve 100 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna, hapis cezalarının ertelenmesine ve müsadereye ilişkin İzmir 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Ceza Mahkemesince verilen 10.10.2011 tarihli ve 59-313 sayılı hükümlerin, Cumhuriyet savcısı ve sanık … tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 19. Ceza Dairesince 05.10.2015 tarih ve 4490-5080 sayı ile;
“Ceza usul hukukunda, resen araştırma ilkesi ve vicdani delil sistemi geçerli olup, amaç maddi gerçeğe ulaşmaktır. Maddi gerçek, hukuka uygun elde edilen her türlü delille ispatlanabilir. Anayasa’ya göre, kanuna aykırı olarak elde edilen bulgular delil olarak kullanılamaz (m. 38/6). CMK uyarınca, yüklenen suç, ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş olan delillerle ispat edilebilir (m. 217/2). Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse, reddolunur (m. 206/2-a). Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması, hukuka kesin aykırılık sebebidir (m. 289).
5271 sayılı CMK’da ‘arama ve elkoyma’ işlemine dair usul ve esaslar (m. 116-134) düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un 119. maddesinin 1. fıkrasında ‘Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet Savcısının, Cumhuriyet Savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet Savcısının yazılı emri ile yapılabileceği’ belirtilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, 19.11.2014 tarih ve 2013/6183 başvuru numaralı kararda arama işleminin usule aykırı bir şekilde gerçekleştirilmesi sonucunda elde edilen hukuka aykırı delillerin hükme esas alınarak adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verdiği gibi Yargıtay CGK da 29.11.2005 gün, 2005/144-15- 17.11.2009 gün, 2009/160-264 sayılı kararları ile benzer birçok kararında hâkim kararı olmadan arama yapılması sonucu elde edilen delillerin hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir.
Açıklanan pozitif hukuk normları, Anayasa Mahkemesi ve CGK kararları karşısında; ‘hukuka aykırı biçimde’ elde edilen deliller hükme esas alınamaz. Bu husus, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde yer alan ve Anayasamıza da eklenen (m. 36) adil yargılanma hakkının gereğidir.
Somut olayda, müşteki Converse A.Ş. adına Con-Teks İç ve Dış Ticaret A.Ş. vekilinin şikâyeti üzerine Cumhuriyet Savcısının 22.04.2009 tarihli yazılı arama emrine istinaden, şikâyete konu işyerinde iddianame konusu eşya ele geçirilmiş ise de, arama emrinde gecikmede sakınca bulunduğuna dair hiçbir belirlemeye yer verilmediği gibi, dosya içeriğinde gerçekleştirilen arama işlemi için hâkim kararı alınmasının gecikme yaratacağını ve bunun da sakınca doğuracağını düşündürecek bir belge ve bilgi de bulunmadığından Cumhuriyet Savcısının arama konusundaki yetkisinin doğabilmesi için gereken yasal koşulların oluşmadığı, dolayısıyla gerçekleştirilen arama işleminin hukuka aykırı olduğu anlaşılmakla, yapılan arama sonucunda suça konu eşyaya el konulmuş ise de, CMK’nın 116 ve devamı maddeleri uyarınca el konulan ve mahkûmiyete esas alınan eşya hukuka aykırı yöntemle elde edilen delil niteliğindedir.
Bilirkişi raporu ise, aramada ele geçen delillerin değerlendirilmesine yönelik bir araçtır. Sanıkların yüklenen suça yönelik kabulleri bulunmadığı hâlde, mahkûmiyet hükümleri arama işlemi sonucunda elde edilen maddi delillere ve bilirkişi raporuna dayandırılmıştır. Bu delillerin değerlendirme dışı tutulması hâlinde sanıkların mahkûmiyetlerine yeterli delil bulunmadığı gözetilerek beraatleri yerine, yazılı şekilde mahkûmiyetlerine karar verilmesi,
Kabule göre de;
5271 sayılı CMK’nın 231. maddesinde düzenlenen ‘suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararı aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi’ ve diğer objektif ve subjektif koşulların vârlığı hâlinde, CMK’nın 231/5. madde ve fıkrası gereğince, sanık hakkında aynı Kanun’un 231/6-c maddesi de değerlendirilerek tespit edilen söz konusu zararın giderilmesi durumunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebileceği anlaşılmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 03.02.2009 tarih ve 2008/11-250 Esas, 2009/13 sayılı kararında; ‘hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşullarından biri olan zarardan kast edilen maddi zarar olup, bu zararın belirlenmesinde teknik bilgiye ihtiyaç duyulmayan hallerde hâkim, kanaat verici basit bir araştırma yaparak zararı belirlemelidir.’ denilmektedir.
Bu ilkeler çerçevesinde her olaya özgü ayrı değerlendirme yapılarak, maddi zararın kanaat verici basit bir araştırma ile tespit edilebilmesi gerekir. Dosya kapsamından katılanların marka hakkının ihlali suretiyle meydana gelen zararın basit bir araştırma ile tespit edilebilecek zarar niteliğinde olmadığı ve dosyaya yansıyan katılanların tespit edilmiş bir zararı bulunmadığı gözetilmeden mahkemece ‘sanıkların zarar bedelini ödemeye yanaşmamalarına ilişkin kişilikleri dikkate alınarak hapis cezasının ertelenmesi daha etkili sonuç doğuracağından, sanıkların işledikleri suçun bilincine vararak, uslanmalarında daha başarılı sonuç doğurucağı kanısına varıldığından, cezanın kişiselleştirilmesi ilkesi uyarınca, takdiren hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına’ şeklinde gerekçeyle sanıklar hakkında CMK’nın 231. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesi” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 11.11.2015 tarih ve 28099 sayı ile;
“…İtiraza konu husus, Cumhuriyet Savcısının arama konusundaki yetkisine ilişkin yasal koşulların somut olayda bulunup bulunmadığına ilişkindir.
Müşteki Converse A.Ş. adına Con-Teks İç ve Dış Ticaret A.Ş. Vekili 22.04.2009 tarihli şikâyet dilekçesinde, ‘Hemen arama kararı verilmezse şüphelinin ayakkabıları kaçırma ihtimalinin bulunduğunu dilekçesinde özellikle belirtmiştir.
Şikâyet dilekçesi ve talep üzerine, gecikmesinde sakınca bulunduğu yönünde değerlendirmede bulunan Cumhuriyet Savcısı 22.04.2009 tarihli CMK.nun 116 vd. maddeleri uyarınca arama ve el koyma kararı vermiş ve bu kararın ifası ile de suça konu eşya ele geçirilmiştir.
Dosya içerisinde mevcut, şikâyet dilekçesi ve ekleri ile verilen arama kararının Emniyet Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne gönderilmesine ilişkin 22.04.2009 tarihli müzekkerede, ‘şikayet dilekçesi ve ekleri ile arama kararının 22.04.2009 saat 12.58’de Av. …’ tarafından alındığı kaydı düşülmüştür.
Yine dosya içerisinde mevcut, ‘Arama Yakalama ve Muhafaza Altına Alma Tutanağı’na göre ise aramanın 22.04.2009 günü saat 17.30’da sonlandırıldığı anlaşılmaktadır.
Şu hâlde dosyadaki mevcut belgelere göre, talep ve arama kararının öğle tatili içerisinde değerlendirilip karara bağlandığı, kararın müşteki vekiline elden teslimi suretiyle kolluk güçlerine gönderildiği, aramanın aynı gün saat 17.30’da sonlandırıldığı da nazara alındığında, Cumhuriyet Savcısının arama konusundaki yetkisine ilişkin yasal koşulların mevcut olduğu kabul ve değerlendirme konusu yapılmalıdır. Zira, aramaya ilişkin olarak hâkim kararı talebi halinde, aramanın aynı gün gündüz değil gece yahut ertesi güne sarkmasına ilişkin ihtimaller somut olayda mevcuttur.
Keza aynı dosya kapsamında bir başka talebi değerlendiren Cumhuriyet Savcısı 27.04.2014 tarihinde Sulh Ceza Mahkemesinden arama kararı talep etmiştir. Şu hâlde müşteki Converse vekilinin 22.04.2009 tarihli şikâyet dilekçesinde gecikmede sakıncaya ilişkin yukarıda belirtilen değerlendirmelerin Cumhuriyet Savcısı tarafından da yapıldığı ve dosya kapsamında vermiş olduğu yazılı arama kararının yasadan doğan yetkinin kullanılması kapsamında kaldığı…” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 19. Ceza Dairesince 07.12.2015 tarih ve 18407-8165 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanıklar … ve … hakkında …. adına Con-Teks İç ve Dış Ticaret A.Ş.’nin vekili aracılığıyla şikâyetten vazgeçmesi sebebiyle açılan kamu davasının düşmesine karar verilmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme sanıklar hakkında marka hakkına tecavüz suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı marka hakkına tecavüz suçuna ilişkin olarak yapılan arama işleminin hukuka uygun olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
…. adına Con-Teks İç ve Dış Ticaret A.Ş. vekili tarafından verilen 22.04.2009 tarihli şikâyet dilekçesinde; Con-Teks İç ve Dış Ticaret A.Ş.’nin, …. isimli şirket tarafından verilen vekaletnameye istinaden Converse markalı ayakkabıları üretme ve satma konusunda münhasır bir yetkiye sahip olduğunu, müvekkil şirket elemanının 18.04.2009 tarihinde Kemeraltı’nda dolaşırken şüphelinin iş yerinde Converse marka ve logolu taklit ayakkabıların sağlı sollu raflara ve yerlere dizilerek satışının yapıldığını gördüğünü, hemen karar verilmezse şüphelinin ayakkabıları kaçırma ihtimalinin bulunduğunu, bu sebeple ayakkabıların Reina ünvanlı iş yerine gidilerek toplanması gerektiğini, ayakkabılara ve bu eşyayı üretmeye yarayan araç, cihaz, makine gibi vasıtalara el konularak satışının engellenebileceğini belirterek 556 sayılı KHK uyarınca ayakkabıların toplatılmasına karar verilmesini talep ettiği,
…. vekili tarafından 22.04.2009 tarihinde saat 16.53’de fax yoluyla verilen şikâyet dilekçesinde; Reina ünvanlı iş yerinde Adidas marka saat vd. ürünlerin satışa arz edildiği, önlem alınmadığı takdirde taklit ürünlerin satış ve pazarlamasının devam edeceği, müvekkilleri aleyhine marka hakkına tecavüz ve haksız rekabet suçunun oluştuğu belirtilerek suç delillerinin tespiti ve el konulması bakımından, arama kararı verilmesinin ve arama sırasında ele geçirilecek ürünlere el konulmasına karar verilmesinin talep edildiği,
La Chemise Lacoste vekili tarafından verilen 24.04.2009 tarihli dilekçede; Reina isimli iş yeri yetkililerinden şikâyetçi olduklarını ve uzlaşmak istemediklerini bildirdikleri, Nike International LTD. vekilleri tarafından verilen 06.11.2009 tarihli şikâyet dilekçesi ve eklerinde; sanıklara ait iş yerinde arama yapılmasını, arama sonucu ele geçirilen ürünlere el konulmasını, sanıkların cezalandırılmalarını, taklit ürünlerin müsaderesini talep ederek uzlaşmak istemediklerini bildirdikleri,
Şikâyet dilekçeleri ekinde ise; uyuşmazlığa konu taklit ayakkabılar üzerinde kullanılan amblem ve logoların Converse, Nike, Adidas ve Lacoste markaları adına tescilli ve marka sahibinin katılanlar olduğunu gösterir Türk Patent Enstitüsü Marka Tescil Belgesi Suretleri ve Marka Yenileme Belgelerinin bulunduğu,
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen 22.04.2009 tarihli yazılı arama emrinde; “Aşağıda belirtilen suç nedeniyle, suç delillerinin elde edilebileceği, konusunda makul şüphe bulunduğundan, ilgili kişinin ( )adresi belirtilen iş yerinde ve eklentilerinde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 116 vd. maddelerinde yazılı esas ve usuller ile Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’ne göre, derhal ve arama süresi içinde arama yapılması, aranan eşya bulunduğunda yanında bulunduran rızası ile verdiği takdirde koruma altına alınması, aksi hâlde el konulması, el koyma hâlinde arama işlemlerinin eksiksiz olarak tamamlanmasından sonra, soruşturmanın tamamlanması beklenmeden, ilgili evrakın 24 saat içinde hâkim onayına sunulmak üzere İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi” talep edildikten sonra şüphelinin kimliğinin “Reina isimli iş yeri ilgili yetkilisi”, aramanının nedenini oluşturan fiilin “marka hakkına tecavüz”, makul şüphe nedeninin “şikâyet dilekçesi ve ekli belgelerde anlatılan olay”, aramanın ilgilisi olan kişinin “Reina isimli işyeri ilgili yetkilisi”, aramanın yapılacağı adresin “Anafartalar Cad. 3. Beyler 850 sokak Kemerplaza İş Merkezi Kat:2 NO:101-102-103-104-105 Kemeraltı Konak/İzmir”, aranacak eşyanın “Converse taklit markalı ayakkabılar”, karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresinin “derhal ve aramanın sona ermesine kadar” olduğunun belirtildiği,
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Emniyet Güvenlik Şube Müdürlüğüne hitaben yazılan 22.04.2009 tarihli müzekkerede; ekte yer alan arama emrine göre işlem yapılması talimatı verildiği, müzekkerenin sol alt kısmında “Şikayet dilekçesi ve ekleri arama kararı evrak ve eklerini aldım. 22.04.2009 saat 12.58 Av. …” ibarelerinin yazılı ve imzalı olduğu,
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının arama emrine istinaden yapılan aramaya ilişkin 22.04.2009 tarihinde saat 17.30’da tanzim edilen arama, yakalama ve muhafaza altına alma tutanağında; aynı gün saat 16.30 sıralarında arama emrinde belirtilen adrese mahalle muhtarı refakate alınarak arama amaçlı gidildiği, iş yerinde bulunan iş yeri sorumlusu olduğunu beyan eden … isimli şahsa, polisler tarafından kimlik belgeleri gösterilmek suretiyle Cumhuriyet Başsavcılığı talimatının okutturulduğu ve arama işlemine geçildiği, bu esnada adı geçenin iş yerinin asıl sahibini kendi cep telefonuyla arayarak iş yerine gelmesi gerektiğini, görevlilerin iş yerinde arama yaptığını bildirdiği, iş yerinde yapılan aramada; iş yerinin içerisinde raflarda dizili vaziyette Converse, Adidas, Nike, D&G ve Lacoste marka ayakkabıların olduğunun görüldüğü, talimatı veren Cumhuriyet savcısı telefonla aranmak suretiyle durumun bildirildiği, Cumhuriyet savcısının; iş yerinde tespit edilen şikâyete konu Converse marka dışındaki Adidas, D&G, Nike ve Lacoste marka ürünleri şahsın kendiliğinden teslim etmesi hâlinde muhafaza altına alınması, kendiliğinden teslim etmemesi halinde el konulması ve onama kararı için 23.04.2009 tarihinde evrakın gönderilmesi talimatını verdiği, yapılan aramada 75 çift Converse, 130 çift Nike, 77 çift Adidas ,13 çift D&G, 22 çift Lacoste marka ayakkabı ve 45 adet Converse marka ayakkabı kutusu tespit edildiği, bu esnada … isimli şahsın iş yerine gelip, iş yeri sahibi olduğunu beyan ettiği, suça konu ürünleri kendiliğinden teslim ettiği, iş yerinde yapılan aramadan dolayı şahsa herhangi bir zarar ve ziyanın olup olmadığı sorulduğunda, olmadığını beyan ettiği, ele geçen ürünlerin adli emanete gönderilmek üzere muhafaza altına alındığı, iş yeri sahibi olan …’ın Converse vekili Av. … Karadavut’a hitaben yüksek sesle bağırmaya başlayarak “Benim dükkanımdan bir tane ayakkabı dışarıya çıksın seni öldürürüm, sen bizimle ne uğraşıyorsun, sen çık lan avukat benim dükkanımdan dışarıya” şeklinde sözler söylediği, şikâyetçi vekiline saldırmaya ve eline geçirdiği maddeleri fırlatmaya başladığı, şahsa engel olmaya çalışıldığında talimat yazısı ile birlikte iş yerine ait vergi levhasının bulunduğu kâğıtları eliyle sıkıştırmak suretiyle buruşturduğu ve…..adına kayıtlı “işyeri vergi levhası” kâğıdını yırttığı, Cumhuriyet savcısının talimatı üzerine …’ın gözaltına alındığı belirtilerek tutanağın alt kısmına polis memurları, mahalle muhtarı, iş yerinde bulunan olarak … ve iş yeri işletmecisi olarak …’ın imza attığı, şikâyetçi vekilinin ise tutanakta isminin bulunduğu ancak imzasının bulunmadığı,
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 24.04.2009 tarihli yazısıyla el koyma işleminin onanmasına karar verilmesinin istenilmesi üzerine İzmir 6. Sulh Ceza Mahkemesinin 24.04.2009 tarihli ve 449 d. iş numaralı kararı ile el koyma işleminin onaylandığı,
…’ın Cumhuriyet savcılığında alınan beyanında ele geçen ürünleri Özcan Spor isimli iş yerinden satın aldığını beyan etmesi üzerine İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının talebi doğrultusunda İzmir 7. Sulh Ceza Mahkemesinin 27.04.2009 tarihli arama kararı uyarınca Özcan Özdemir isimli şahsın iş yerinde aynı gün yapılan aramada katılanlara ait taklit ürünlere rastlanılmadığı,
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca özetle; …. adına Con-Teks İç ve Dış Ticaret A.Ş’nin şikâyeti üzerine makul şüphe koşullarının oluştuğu belirlenmekle ve şikâyet dilekçesi içeriğine göre mahkemelerin iş yoğunluğu nedeniyle karar alınmasına kadar geçecek süre içinde suç eşyası satılabileceği gibi ortadan da kaldırılabileceğinden ya da saklanabileceğinden verilen yazılı arama emri gereğince şahısların iş yerinde hak sahibinin izni ve bilgisi dışında üretilmiş Converse kelime ve şekil markasını taşıyan 75 çift ayakkabı, 45 adet ayakkabı kutusu ve ayrıca tesadüfen ele geçen diğer şirketlerin izni ve bilgisi dışında üretilmiş 130 çift Nike, 77 çift Adidas, 22 çift Lacoste taklit markalı ayakkabı ile 13 çift D&G taklit markalı ayakkabının satışa sunulmuş şekilde ele geçirildiği, el koyma işleminin Mahkemece onaylandığı, müşteki şirketlerin, soruşturulması şikâyete bağlı suç için elkoymayı öğrenmelerinden itibaren süresinde şikâyetçi oldukları ve hak sahibi olduklarını gösterir belgeleri sundukları belirtilerek, … ve …’ın üzerine atılı marka hakkına tecavüz suçunu işledikleri iddiasıyla kamu davası açıldığı,
Türk Patent Enstitüsü Markalar Dairesi Başkanlığının (Türk Patent ve Marka Kurumu) 06.12.2010 tarihli yazısı ve eklerinde; katılanlar vekilleri tarafından dosyaya sunulan Lacoste, Adidas, Nike ve Converse markalarına ait marka tescil ve yenileme belgelerinin Türk Patent Enstitüsünde (Türk Patent ve Marka Kurumu) tutulan sicil kayıtlarından katılanların suç tarihinde belirtilen markalar üzerinde hak sahibi olduklarının tespit edildiği,
30.07.2009 ve 15.02.2011 tarihli bilirkişi raporlarında; Lacoste, D&G, Adidas, Converse ve Nike markalarına ait taklit ürünler ile orijinal ürünlerin markaları temsil eden logo ve amblem kullanımı ile tasarım, bezeme, malzeme ve işçilik açısından incelendiği belirtilerek ürünlerin tasarımlarının görsel ve biçimsel benzerlikleriyle kopya edildiği, hitap ettiği müşteri çevresi dikkate alındığında bilinçli tüketici tarafından yanıltıcı olduğu ve bu benzerliklerin iltibas ve iktibas tehlikesi yaratacak düzeyde olduğu sonuç ve kanaatine varıldığı,
12.11.2010 tarihli ek bilirkişi raporunda; Mahkemenin talebi üzerine Türk Patent Enstitüsünün resmî internet sayfasına girilerek ihlale konu ürünler üzerinde belirlenen markalara ait marka tescil kayıtları elde edilerek şikâyetçi vekillerinin verdiği marka tescil ve yenileme belgelerinin doğruluğunun denetlendiği, tescilli markaların haklarının nasıl ihlal edildiğinin ayrı ayrı açıklandığı, şikâyetçilere ait markaların tanınmış markalar olduğu, bir markanın, şekil ve değişik kombinasyonlarıyla birden çok sayıda marka tescil belgesine sahip olabildiği belirtilerek, müştekilere ait marka hak ihlali sonucunu ortaya çıkaran teknik değerlendirmelerin asıl raporda anlatıldığı hususuna yer verildiği,
Converse vekilinin verdiği 21.04.2010 havale tarihli dilekçe ile sanıklar hakkında yapmış oldukları şikâyetten vazgeçtikleri, Adidas, Nike ve Lacoste vekilleri tarafından verilen dilekçelerde şikâyetlerinin devam ettiğini ve davaya katılmak istediklerini belirtmeleri sebebiyle davaya katılmalarına karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.
Sanık … kollukta; şikâyete konu Converse marka taklit ürünlerin kendisine ait olmadığını, kime ait olduğunu bilmediğini, yanında çalışan arkadaşı Tolga isimli şahsın bilgisi dışında aldığını, kimden aldığını ve kaç paradan aldığını da bilmediğini, ayrıca bu ürünleri kaç paraya sattığı hakkında da herhangi bir bilgisi olmadığını, iş yerinde bulunan diğer markalı ürünlerin de kendisine ait olmadığını, bu ürünlerin de kime ait olduğunu bilmediğini, suçlamaları kabul etmediğini, uzlaşmak istemediğini, Cumhuriyet Başsavcılığında farklı olarak; tüm ürünleri Işıkkent Semtindeki Özcan Spor isimli iş yerinden tanesi 20 TL’den faturasız olarak aldığını ve tanesini 30 TL’den sattığını, satın aldığı kişinin adının Özcan olduğunu, iş yerine gidip alış veriş yaptığını, genellikle yanında çalışan …’ın gidip bu alışverişi yaptığını, taklit markalı olduğunu bilerek ürünleri satın aldığını, üç senedir ayakkabı ticareti ile uğraştığını, …’ın da bir senedir bu işle uğraştığını, onun da taklit markalı ürünleri bilecek durumda olduğunu, suçunu bu şekilde kabul ettiğini, Mahkemede ise; iş yerinin sahibi olduğunu, sanık …’ın iş yerinde bulunan bütün ayakkabıların alınmasından, satılmasından sorumlu olan kişi olduğunu, kendisinin yokluğunda iş yerinin sorumluluğunu üstlendiğini, bu davaya konu ayakkabıların alınması ve satılmasının onun da sorumlu olduğu bir eylem olduğunu, bu ayakkabıları iş yerinde satışa sunduğunu kabul ettiğini, bu ayakkabıları Işıkkent’te bulunan Özcan isimli iş yerinden satın aldığını, yokluğunda yapılan işlemlere itiraz etmediğini, olay tutanağını imzaladığını, …’ın yanında kısa bir süre önce işe başladığını, satılan ürünlerin taklit markalı olduğunu bilemeyebileceğini ancak ona iş yerini bütün sorumluluğu ile birlikte bıraktığını, ödeme gücü olmadığı için kendisine bildirilen zarar miktarını ödeyemediğini, şikâyetten vazgeçmeyi kabul ettiğini,
Sanık … kollukta; iş yerinin kendisine ait olmadığını, …’a ait olduğunu, …’ın yanında maaş karşılığında çalıştığını, iş yerinde görevliler tarafından tespit edilen Converse marka taklit ürünlerin kendisine ait olduğunu, bu ürünleri açık adresini bilmediği, ismini Fuat olarak bildiği bir kişinin getirdiğini ve kendisine emanet olarak bıraktığını, kendisine bu ürünleri 25 TL’nin üzerinde bir fiyata satarsa paranın üst kısmının kendisinin olabileceğini söylediğini, Muzaffer’in haftada bir kere iş yerine gelmesinden faydalanarak teklifi kabul ettiğini, Converse dışındaki bütün ürünlerin …’a ait olduğunu, bu ürünleri ortalama 35-40 TL arasında değişen fiyatlara sattığını, suçlamaları ve uzlaşmayı kabul etmediğini, Mahkemede farklı olarak; iş yerindeki ürünlerin alımından iş yeri sahibi …’ın sorumlu olduğunu, kendisinin sadece gelen müşteriler ile ilgilenip iş yeri sahibi …’ın talimatları doğrultusunda ayakkabı satışı yaptığını, iş yerinde satışa sunulan ayakkabıların taklit markalı olduklarını bilmediğini, arama sırasında iş yerinde olduğunu, …’ı arayıp bilgilendirdiğini, karakolda …’ın Converse markalı ayakkabıların kendisine ait olduğunu söylemesini istediğini, bu teklifi kabul ettiğini, iş yerinde çalışırken …’ın daha önce taklit markalı ürün yakalattığını komşu iş yeri sahiplerinden öğrendiğini, fason üretim yapılmaya başlandığı zaman …’a “Bir sakıncası var mı” diye sorduğunu, “hayır” dediğini, ona inandığını, suç işleme kastının olmadığını, bu olaydan sonra işi bıraktığını, ayakkabı satış mağazasında ilk defa çalıştığını, suçsuz olduğunu,
Savunmuşlardır.
Uyuşmazlık konusunun isabetli bir biçimde çözümlenmesi için “arama” tedbirinin hukuki niteliği ile bu tedbire hâkim olan genel ilkelere değindikten sonra konuya ilişkin anayasal ve kanuni düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır.
A- Genel Olarak Koruma Tedbiri:
Ceza muhakemesinin yapılmasını veya yapılan muhakemenin sonunda verilecek kararın kâğıt üzerinde kalmamasını ve muhakeme masraflarının karşılanmasını sağlamak amacıyla, kural olarak ceza muhakemesinde karar verme yetkisini haiz olan yetkililer tarafından, gecikmede sakınca bulunan durumlarda geçici olarak başvurulan ve hükümden önce bazı temel hak ve hürriyetlere müdahaleyi gerektiren kanuni çarelere “koruma tedbiri” denir. (Bahri Öztürk, Behiye Eker Kazancı, Sesim Soyer Güleç, Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbirleri, Seçkin, 2013, 1. Bası, s.1)
Koruma tedbirleri genel itibarıyla 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Birinci Kitabının Dördüncü Kısmı “Koruma Tedbirleri” başlığını taşımakta olup arama tedbirine de bu kısımda yer verilmiştir. Kanunun bu açık düzenlemesine göre arama bir koruma tedbiridir.
Koruma tedbirleriyle çoğu zaman henüz gerçekten bir suçun işlenip işlenmediği ya da işleme muhatap olan şüpheli tarafından işlendiği yargı kararı ile sabit olmadığı hâlde, gecikmesinde sakınca bulunmasından dolayı görünüşte haklılıkla yetinilerek gerek şüphelinin gerekse şüpheli statüsünde olmayan üçüncü kişilerin temel hak ve özgürlüklerine müdahale edilmektedir. Bu nedenle koruma tedbirlerine ölçülü bir şekilde, görünüşte haklı olan ve gecikmesinde sakınca ya da tehlike bulunan hâllerde başvurulmalıdır.
Arama ve elkoymanın esasları; Anayasa’nın 20. maddesinde “Özel hayatın gizliliği”, 21. maddesinde ise “Konut dokunulmazlığı” başlıkları altında düzenlenmiştir.
Anayasa’nın 20. maddesi;
“Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.
Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar…”
21. maddesi ise;
“Kimsenin konutuna dokunulamaz. Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar” hükümlerini amirdir.
Anayasa’nın 13. maddesindeki düzenleme ile temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması anayasal güvence altına alınmış ve belli şartlara tabi kılınmıştır. Bu düzenlemeye göre; temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar ise Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
B- Koruma Tedbiri Olarak Adli Arama:
1. Arama Kavramı
Arama; “arama işi, taharri, birini veya bir şeyi bulmaya çalışmak, araştırmak, yoklamak” anlamlarına gelmektedir.(Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2009, s.113)
Hukukumuzda da arama genel olarak; suç delillerinin elde edilmesi, suçların işlenmesinin önüne geçilmesi, şüpheli, sanık ya da hükümlünün yakalanması amacıyla belirli yerlerde, şüpheli, sanık ya da üçüncü kişinin konutunda, iş yerinde, ona ait diğer yerlerde, eşyasında ya da üzerinde yapılan araştırma işlemi olarak tanımlanmaktadır.
Arama, gizli olanı ortaya çıkarmak için yürütülen bir faaliyet olduğundan gözle görülen veya açıkta bırakılan şeyler aramanın konusu olamaz. Örneğin; bir polis memurunun, yayalar ya da diğer araçlar bakımından tehlike oluşturacak şekilde kullanılması nedeniyle durdurduğu bir aracın arka koltuğunda, uyuşturucu madde veya tabanca görmesi üzerine bunlara el koyması arama olarak kabul edilmemektedir. (Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin, 1999, 1. Bası, s.18)
Arama; kişilerin konutları, iş yerleri, araçları, diğer yerleri, üstleri, eşyası, özel kâğıtları, kullandıkları bilgisayar ve bilgisayar programları ile kütükleri üzerinde yapılmaktadır. Kişinin üstünde yapılan aramanın beden muayenesi boyutuna varmaması gerekir. Zira, beden muayenesi ve vücuttan örnek alınması aramadan farklı hükümlere tabi kılınmış olup cinsel organlar veya anüs bölgesine bakılması iç beden muayenesi sayılmaktadır. Bu bölgeler haricindeki ağız, koltuk altı gibi beden boşlukları ile ayak, kol, saç arası gibi vücut bölgelerine tıbbi araç veya yöntemler kullanılmaksızın bakılması arama hükümlerine tabidir.
Aramaya ilişkin hükümler sadece Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmiş değildir. Arama işleminin yapılışına ilişkin usulleri ayrıntılı olarak düzenleyen Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 3. maddesinde yer verildiği üzere 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu, 2803 sayılı Jandarma Teşkilât, Görev ve Yetkileri Kanunu, 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu, 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun, 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun, 5253 sayılı Dernekler Kanunu ve 2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanunu’nda bu hususta kurallar vazedilmiştir.
2. Adli Arama
Arama, amacına göre “adli arama” ve “önleme araması” olarak ikiye ayrılmaktadır. Arama şüpheli veya sanığı ya da bir delili elde etme amacıyla yapılabileceği gibi, bir suçun işlenmesini veya bir tehlikeyi önlemek amacıyla da yapılabilir. Birinci tür aramaya “adli arama”, ikinci tür aramaya ise “önleme araması” denilmektedir. Bu itibarla arama hem koruma, hem de önleme tedbiridir. Her iki tür arama arasında ortak özellikler bulunmakla birlikte hukuki nitelikleri, tabi oldukları kanuni düzenlemeler ve kapsamları bakımından önemli farklılıklar da bulunmaktadır.
Şüpheli ya da sanığın ya da delillerin yahut müsadere edilecek eşyanın ele geçirilmesi amacıyla yapılan araştırma işlemi olan adli arama, elkoyma ile birlikte 5271 sayılı CMK’nın 116-134, 2559 sayılı PVSK’nın 2, Ek 4, Ek 6, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 9 ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 5-17. maddelerinde düzenlenmiştir.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Birinci Kitap, “Koruma Tedbirleri” başlıklı Dördüncü Kısımda, “Arama ve elkoyma” başlıklı Dördüncü Bölümde düzenlenen “Şüpheli veya sanıkla ilgili arama” başlıklı 116. maddesi arama işleminin yapıldığı tarihte; “Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir”,
“Arama kararı” başlıklı 119. maddesi ise; “(1) Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile yapılabilir. Kolluk amirinin yazılı emri ile yapılan arama sonuçları Cumhuriyet Başsavcılığına derhal bildirilir.
(2) Arama karar veya emrinde;
a) Aramanın nedenini oluşturan fiil,
b) Aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerin adresi ya da eşya,
c) Karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresi,
Açıkça gösterilir.
(3) Arama tutanağına işlemi yapanların açık kimlikleri yazılır.
(4) Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur…” hükümlerini içermektedir.
Aynı Kanun’un 138. maddesinde de; arama sırasında yapılmakta olan soruşturma ya da kovuşturma ile ilgisi olmayan ancak bir diğer suçun işlendiği şüphesi uyandırabilecek bir delil elde edilirse, tesadüfen elde edilen bu delilin koruma altına alınarak durumun derhal Cumhuriyet Başsavcılığına bildirileceği hüküm altına alınmıştır.
Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 5. maddesinde adli arama; “bir suç işlemek veya buna iştirak veyahut yataklık etmek makul şüphesi altında bulunan kimsenin, saklananın, şüphelinin, sanığın veya hükümlünün yakalanması ve suçun iz, eser, emare veya delillerinin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda, işyerinde, kendisine ait diğer yerlerde, üzerinde, özel kâğıtlarında, eşyasında, aracında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer kanunlara göre yapılan araştırma işlemidir” şeklinde tanımlanmıştır.
Arama tedbirine başvurulabilmesi için şu üç ön şartın birlikte bulunması gerekmektedir:
1- Gecikmede sakınca ya da tehlike bulunması,
2- Görünüşte haklılık,
3- Ölçülülük.
Arama tedbirinin ilk ön şartı gecikmede sakınca ya da tehlike bulunmasıdır. Bu şart hem arama tedbirine başvurulması hem de kim tarafından karar verilebileceğinin belirlenmesi bakımından önem arz etmektedir. Gecikmede sakınca ya da tehlike bulunması derhâl işlem yapılmadığı takdirde tedbirden beklenen faydanın elde edilemeyecek, ceza muhakemesinin gereği gibi ve amacına uygun biçimde yapılamayacak olmasıdır. Gecikmede sakınca bulunup bulunmadığını olayın özelliklerine göre tedbire karar vermeye yetkili merci takdir edecektir.
Arama tedbirinin ikinci ön şartı ise görünüşte haklılıktır. Buna göre arama tedbirine ancak bir hakkın tehlikede olduğunu gösteren olaylar mevcut olduğu takdirde başvurulabilecektir. Hakkın bulunup bulunmadığının araştırılması zaman alacağından ve tehlike gecikmeye müsaade etmediğinden haklı görünüşle yetinilmek zorunludur. Bu bağlamda bir ihlal ya da suç işlendiği hususunda şüphe bulunmalıdır. (Buck/Almanya, 28.04.2005; Başvuru no:41604.)
Arama tedbirinin üçüncü ve son ön şartı ölçülülüktür. Ölçülülük ilkesinin temel amaç ve işlevi, arama tedbirine muhatap olacak kişilerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için kullanılacak kamu gücünü, hak ve özgürlükler lehine sınırlandırmak, müdahalelerde aşırılığa gidilmesini ve buna bağlı olarak doğabilecek mağduriyetleri önleyebilmektir. Dar anlamda ölçülülük de denilen orantılılık ise; tedbirin ilgililere “ölçüsüz bir yükümlülük” getirmemesini ve “katlanılamaz” nitelikte olmaması gerektiğini ifade etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da, Buck/Almanya (28.04.2005; Başvuru no:41604) ile Smirnov/Rusya (07.06.2007; Başvuru no:71362/01) kararlarında; yapılan müdahale ile izlenen meşru amacın orantılı olması gerektiği vurgulanmıştır.
Aramaya konu olabilecek yerler şüphelinin veya sanığın yahut diğer bir kişinin üstü, eşyası, konutu, iş yeri veya ona ait diğer yerlerdir. Adli aramanın günün her saatinde yapılması mümkün olmakla birlikte konutta, iş yerlerinde ve diğer kapalı yerlerde aramanın kural olarak gündüz yapılması gerekir. Suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hâller ile yakalanmış veya gözaltına alınmış olup da firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması amacıyla yapılan aramalar hariç, söz konusu yerlerde gece vakti arama yapılamayacaktır.
Arama kararı verilebilmesi için aramanın konusunu oluşturan kişi veya şeylerin, arama yapılacak yerde bulunduğu hususunda belli bir şüphenin olması gerekir. Kanun aranacak kişinin suçla ilgisine göre, bu şüphenin yoğunluğunu farklı şekillerde düzenlemiş ve suçla ilgisi olmayan kişiler nezdinde aramayı daha sıkı koşullara tabi kılmıştır.
CMK’nın 116. maddesinin suç tarihinde yürürlükte bulunan hâline göre şüpheli veya sanıkla ilgili yapılacak aramalarda arama sonunda şüpheli veya sanığın yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe bulunmalıdır. Makul şüphe Yönetmelik’in 6. maddesinde şöyle tanımlanmıştır:
“Makul şüphe, hayatın akışına göre somut olaylar karşısında genellikle duyulan şüphedir.
Makul şüphe, aramanın yapılacağı zaman, yer ve ilgili kişinin veya onunla birlikte olanların davranış, tutum ve biçimleri, kolluk memurunun taşındığından şüphe ettiği eşyanın niteliği gibi sebepler gözönünde tutularak belirlenir.
Makul şüphede, ihbar veya şikayeti destekleyen emarelerin var olması gerekir.
Belirtilen konularda şüphenin somut olgulara dayanması şarttır. Arama sonucunda belirli bir şeyin bulunacağını veya belirli bir kişinin yakalanacağını öngörmeyi gerektiren somut olgular mevcut bulunmalıdır.”
Bu düzenlemenin getirdiği en büyük yenilik; makul şüphe sebeplerinin somut olgulara dayanması gerektiğinin açıkça belirtilmesi ve arama sonucunda belirli bir şeyin bulunacağının veya belirli bir kişinin yakalanacağının öngörülmesi gerektiğidir.
Buna göre; soyut olarak belirli bir yerde suçluların yakalanma ihtimaline binaen adli arama kararı verilemez.
Örneğin; meydana gelen bir hırsızlık olayının soruşturması sırasında; olay öncesinde benzer şekilde hırsızlık yaptığı söylenen kişilerin soruşturma konusu olaya karıştıklarına, evlerinde bu suçun delillerinin bulunduğuna dair somut bir olgu yoktur ve bunlara yönelik şüphe, makul şüphe değildir.
Arama konusunda karar verecek merciye iletilecek raporda; makul şüpheyi açıklayan bilgiler, makul şüphe sebebinin ne olduğuna dair bilgi ve emareler, bilginin kaynağı, aranan şeyin veya kişinin ne olduğu, bir kişi veya şeyin aranmak istenen yerde olduğuna dair duyulan inancın nedenleri açıklanmalıdır. Aramanın kişi hak ve özgürlüklerine ciddi boyutta bir müdahale olduğu göz önüne alındığında makul şüphede, ihbar veya şikâyeti destekleyen emarelerin var olması ve belirtilen konularda şüphenin somut olgulara dayanması şarttır. Başka bir anlatımla, arama sonunda belirli bir şeyin bulunacağını veya belirli bir kişinin yakalanacağını öngörmeyi gerektiren somut olgular mevcut olmalıdır.
CMK’nın 117. maddesi uyarınca, suç işleme şüphesi altında olmayan diğer kişilerin de üstü, eşyası, konutu, iş yeri veya kendisine ait diğer yerleri, şüphelinin veya sanığın yakalanabilmesi veya suç delillerinin elde edilebilmesi amacıyla aranabilecektir. “Diğer kişiler” kavramına tüzel kişiler ile resmî makam ve daireler de dahildir. Kişinin tanıklıktan çekinme hakkının bulunması da aramaya engel değildir. Maddenin ikinci fıkrasına göre diğer kişilerle ilgili arama yapılması, makul şüphenin yanı sıra aranılan kişinin veya suç delillerinin, belirtilen yerlerde bulunduğunun kabul edilebilmesine olanak sağlayan olayların varlığına bağlıdır. Ancak bu sınırlama şüphelinin veya sanığın bulunduğu yerler ile izlendiği sırada girdiği yerler bakımından geçerli değildir.
Arama kararı veya emrinin belli bazı bilgileri içermesi zorunludur. (CMK m.119/2) Arama karar veya emrinde; aramanın nedenini oluşturan fiil, aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerin adresi ya da eşya, karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresi, açıkça gösterilmelidir. Ayrıca Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 7. maddesine göre; arama talep, karar veya emrinde; aramanın nedenini oluşturan fiil, aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerin adresi ya da eşya, karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresi, aranılacak eşyanın elde edilmesi hâlinde el konulup konulmayacağının açıkça gösterilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Arama kural olarak hâkim kararı ile gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hâllerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile yapılabilecektir. Konutta, iş yerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda sadece hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile arama yapılması mümkündür. Ancak bazı durumlarda hâkim kararı ve yazılı arama emri bulunmasa dahi arama yapılabilecektir. Bu hâller olayın özelliğinden veya kanun hükmünün verdiği arama yetkisinden kaynaklanabileceği gibi arama emri almaya imkân bulunmaması nedenine de dayanabilir. Bu durumlarda kolluk görevlileri, bir arama kararı veya emri beklemeden arama yapmak, delilleri elde etmek ve failleri yakalamakla görevlidir.
“Adli aramalarda karar ve emir verme yetkisi” başlıklı 7. maddesinde; “Adlî aramaya karar vermek yetkisi hâkimindir. Kolluk, arama kararı alınmasını talep ettiği durumlarda, makul şüphe sebeplerini belirten ayrıntılı ve gerekçeli bir rapor hazırlar ve Cumhuriyet savcısına başvurur.
Hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hâllerde ise kolluk âmirinin yazılı emriyle arama yapılabilir.
Cumhuriyet savcısına ulaşılamayan hâllerde kolluk âmirinin yazılı emriyle gerçekleştirilen arama ve elkoyma işlemi üzerine; ilgili kolluk görevlilerince neden Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı, Cumhuriyet savcısının hangi vasıtalarla arandığını belirten ayrıntılı tutanak düzenlenerek ilgili soruşturma evrakına eklenir.
Kolluk âmirlerince konutta, iş yerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama kararı verilemez. Sayılan bu yerlerde arama ancak hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının yazılı emriyle yapılabilir.
Kolluk âmirinin yazılı emriyle yapılan arama ve sonuçları Cumhuriyet başsavcılığına derhâl bildirilir.
Cumhuriyet savcısına ulaşılamayan hâllerde ise kolluk âmirinin yazılı emriyle konut, iş yeri ve kamuya açık olmayan kapalı alanlar dışında arama yapılabilir…” hükmüne yer verilmiştir.
Görüldüğü gibi, temel hak ve özgürlükleri ihlal etme keyfiyeti nedeniyle adli aramaya karar verme yetkisi esasen hâkime ait olup, bu durum hukuk devleti olmanın bir gereğidir. Hâkim arama işleminin hem kanuna hem de amacına uygunluğunu gözeterek karar verecektir. Bununla birlikte istisnai olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde hâkim kararı olmaksızın Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlilerinin arama yapabilecekleri, fakat konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda aramanın, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile yapılabileceği kabul edilmiştir.
3.Gecikmesinde Sakınca Bulunan Hâl Kavramı
Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 4. maddesinde gecikmesinde sakınca bulunan hâl adli aramalar bakımından; “derhâl işlem yapılmadığı takdirde suçun iz, eser, emare ve delillerinin kaybolması veya şüphelinin kaçması veya kimliğinin tespit edilememesi ihtimâlinin ortaya çıkması ve gerektiğinde hâkimden karar almak için vakit bulunmaması hâlini”, önleme aramaları bakımından ise; “derhâl işlem yapılmadığı takdirde, millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunmasının tehlikeye girmesi veya zarar görmesi, suç işlenmesinin önlenememesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespit edilememesi ihtimâlinin ortaya çıkması ve gerektiğinde hâkimden karar almak için vakit bulunmaması hâlini ifade eder” şeklinde tanımlanmıştır.
Gecikmede sakınca bulunmasından, delillerin karartılması endişesi, şüpheli ya da sanığın kaçma tehlikesi veya aramanın amaçları açısından bir zarar doğması riskinin bulunması nedeniyle, hâkime gidilmekle meydana gelebilecek zaman kaybının aramayı güçleştirmesi ya da imkânsız hâle getirmesi anlaşılmalıdır. Başka bir ifadeyle, bu halde hâkimden karar alınmasının beklenemeyeceği acele bir durum söz konusu olmalıdır.
Bu konuda öğretide; “Gecikmesinde sakınca bulunmayan bir hâlde Cumhuriyet savcısının emriyle arama yapılması hukuka aykırıdır” (Nur Centel – Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 11. Bası, Beta Yayınevi, İstanbul, 2014, s.390); “Arama kural olarak hakim kararıyla yapılabilir… Ancak kanunumuz kademeli olarak başka mercilere de bu yetkiyi vermiştir. Buna göre gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde savcının yazılı emri ile de yapılabilir” (Yener Ünver – Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2010, s.385,); “Gecikmesinde sakıncalı durum, derhal işlem yapılmadığı takdirde, suçun delillerinin ortadan kaybolması olasılığının ortaya çıkması hâlini ifade etmektedir” (Osman Yaşar, Ceza Muhakemesi Kanunu, 4. Bası, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2009, s.908); “Hâkimden karar almadan evde adli arama ve elkoyma yapılamaz. Hâkimden karar almaya vakit yoksa Cumhuriyet savcısının yazılı emri istenir” (Nurullah Kunter – Feridun Yenisey – Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 16. Bası, Beta Yayınevi, İstanbul, 2007, s.1002); “Gecikmede tehlike umulan hâllerde savcı ve kolluğa arama yapabilme yetkisi tanıyan hüküm, her ne kadar belli bir ihtiyacı karşılasa da son derece dikkatli ve titiz kullanılmalıdır. Aksi halde yasanın getirdiği bu düzenleme hukuk devleti ilkesini ihlal edebilir. Zira arama bir yargı kararından önce temel hak ve hürriyetleri askıya alan bir koruma tedbiridir. Gecikmede sakınca terimi son derece geniş ve müphem ifadesiyle her zaman kötüye kullanmaya elverişlidir. Esasen her arama için gecikmede tehlike olduğu söylenebilir. Bu bakımdan hakimlere bu tür kararların denetlenmesi bakımından büyük iş düşmektedir” (Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin Yayınevi, Ankara, 1999, s. 74-75) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür.
Görüldüğü üzere, arama işlemi derhâl yapılmadığında sonradan yapılması imkânsız veya anlamsız hâle gelecekse ya da işlemle hedeflenen amaçlara ulaşılması fazlasıyla zorlaşacaksa gecikmesinde sakınca bulunan hâlin varlığı kabul edilmelidir. Şüphelinin saklandığı yerin belli olmasına karşın kısa süre içinde oradan ayrılacağına ilişkin ek bilgi edinilmesi ya da delil araştırması yapılacak yerde delillerin yok edilmeye başlanacağına ilişkin duyum alınması gibi gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, Cumhuriyet savcısı tarafından verilen arama emri hukuka uygun iken, aksi hâlde, yani gecikmesinde sakınca bulunan hâlin söz konusu olmadığı durumlarda Cumhuriyet savcısının arama emri vermesine ilişkin şartlar oluşmadığından, arama emri hukuka aykırı olacağı gibi arama sonucunda elde edilen delil ya da deliller de hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş delil olacaktır. Bu şekildeki arama işleminden sonra ele geçen ve ispat aracı olarak yararlı görülen değerlere ilişkin el koyma işleminin sulh ceza hakimi tarafından onaylanması da arama işlemini geriye dönük olarak hukuka uygun hâle getirmeyecektir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
…. adına Con-Teks İç ve Dış Ticaret A.Ş. vekilinin 22.04.2009 tarihli şikâyet dilekçesinde, sanık …’a ait iş yerinde Converse marka ve logolu ayakkabıların satışa hazır vaziyette ve raflarda dizili hâlde bulunduğunu, hemen arama kararı verilmezse sanıkların suça konu eşyayı kaçırma ihtimali olduğunu belirterek İzmir Cumhuriyet Başsavcılığından arama yapılmasını talep ettiği, Cumhuriyet savcısı tarafından şikâyet dilekçesi ve ekleriyle ilgili gecikmesinde sakınca bulunup bulunmadığına ilişkin değerlendirme yapılarak talep doğrultusunda suça konu eşyanın kaçırılma ihtimalini ortadan kaldırmak için aynı gün öğle tatilinde yazılı arama emri verildiği, kolluğa hitaben düzenlenmiş müzekkere, yazılı arama emri, şikâyet dilekçesi ve eklerinin şikâyetçi vekili tarafından aynı gün saat:12.58’de teslim alınarak yazılı arama emrinin gereğinin ifası için Emniyet Güvenlik Şube Müdürlüğüne verildiği, 22.04.2009 tarihli arama tutanağına göre aramaya saat 16:30’da başlanıp, 17.30’da arama işlemine son verildiği, arama işlemi devam ederken …. vekilinin fax yoluyla saat 16.53’de Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği şikâyet dilekçesinde de önlem alınmadığı takdirde taklit ürünlerin satış ve pazarlamasının devam edeceği belirtilerek arama kararı verilmesinin talep edildiği, sanık …’a ait ve diğer sanık …’ın işçi olarak çalıştığı iş yerinde yapılan arama sonucunda Converse marka 75 çift ayakkabı ve 45 adet ayakkabı kutusu ile 130 çift Nike, 77 çift Adidas, 22 çift Lacoste ve 13 çift D&G taklit markalı ayakkabıların raflarda dizili ve satışa hazır vaziyette ele geçirlidiği olayda;
CMK’nın 119. maddesi ve Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 7. maddesine göre arama emrinde açıkça gösterilmesi gereken aramanın nedenini oluşturan fiil, aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerin adresi ya da eşya, karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresi, aranılacak eşyanın elde edilmesi hâlinde el konulup konulmayacağı hususlarının 22.04.2009 tarihli yazılı arama emrinde mevcut olması, ayrıca aramanın derhâl yapılması gerektiği ifade edilerek gecikmesinde sakınca bulunan hâlin varlığına işaret edilmesi, şikâyet dilekçesi ve ekli belgelerde anlatılan olay kapsamı itibarıyla hemen karar verilmezse satışa sunulmuş suç eşyasını kaçırma ve satma ihtimalinin mevcut olmasının makul şüphenin ve gecikmesinde sakınca bulunan hâlin varlığını göstermesi, gecikmesinde sakınca bulunan hâlin var olduğu ibaresinin Kanun ve Yönetmelik hükümleri uyarınca yazılı arama emrinde gösterilmesinin zorunlu olmaması, Cumhuriyet savcısının yazılı arama emri verme yetkisinin bu hâlin varlığından kaynaklanması, somut olayda şikâyet dilekçesi, bu dilekçede yer alan beyan ve talepler de değerlendirilerek gecikmesinde sakınca bulunan hâlin varlığının kabulü ile “derhâl” ibaresi de kullanılmak suretiyle yazılı arama verilmiş olması, arama işleminin derhâl yapılmaması durumunda suça konu ayakkabıların sanıklar tarafından satılabileceği, kaçırılabileceği, gizlenebileceği veya yok edilebileceği ihtimali karşısında Cumhuriyet savcısının verdiği yazılı arama emrinin görünüşte haklılık ve ölçülülük ilkelerine de uygun olduğu gözetildiğinde, sanıklara atılı marka hakkına tecavüz suçuna ilişkin olarak yapılan arama işleminin hukuka uygun olduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve uygulamanın denetlenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 05.10.2015 tarihli ve 4490-5080 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,
3- Dosyanın, hükmün esasının incelenmesi için Yargıtay 19. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 17.01.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

GAYRİMENKUL YAPIM SÖZLEŞMESİNE DAYALI İCRA TAKİBİNE İLİŞKİN İTİRAZIN İPTALİ DAVASINDA ORTAKLIK VE İŞÇİLİK İLİŞKİSİ OLUP OLMADIĞININ TESPİTİ VE TİCARİ DEFTERLERİNİN, TİCARET SİCİL KAYITLARI İLE BANKA KAYITLARININ ARAŞTIRILMASI GEREKİR

Hukuk Genel Kurulu         2022/70 E.  ,  2023/773 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
KARAR : Davanın kısmen kabulüne

ÖZET : Davacı, davalı ile arasında 03.07.2009 tarihinde imzalanan gayrimenkul yapım sözleşmesi gereğince davalıdan olan alacağının tahsili için icra takibi başlattığını, davalının borca ve fer’îlerine itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptali ve takibin devamına karar verilmesini istemiştir. Davalı, davacı ile arasında imzalanan bir sözleşme bulunmadığını, sözleşmeyi dava dışı …’ın imzaladığını, …’ın da kendisinin yetkili temsilcisi olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. İlk derece mahkemesi, davacı ve davalı arasında imzalanan sözleşmenin davalı açısından bağlayıcı olduğunu, davalının sözleşmedeki edimleri yerine getirmediğini, davalı tarafından yapılan itirazın haksız ve kötü niyetli olduğunu kabul ederek davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesi, dava dışı …’ın davalı adına hareket edip etmediği konusunda yeterli inceleme yapılmadığını belirterek kararı bozmuştur. Direnme kararı üzerine Hukuk Genel Kurulu’nca yapılan inceleme sonucunda;

  • Dava dışı …’ın davalı adına hareket edip etmediği hususunun belirlenmesi için, tarafların ticari faaliyet yapıp yapmadıkları, dava dışı …’ın davalı ile ortaklık veya işçilik ilişkisi bulunup bulunmadığı, dava dışı …’ın davalı adına başkaca işlemler yapıp yapmadığı, dava dışı …’ın davalı adına imzaladığı sözleşmenin davalı tarafından benimsenip benimsenmediği, onanıp onanmadığı hususlarında araştırma yapılması gerektiği,
  • Mahkemece, dava dışı …’ın davalı adına işlem yapmaya yetkili olup olmadığının belirlenmesi için, ticaret sicil kayıtları ile banka kayıtları da araştırılmalı, defterler üzerinde inceleme yapılarak benzer işlemlerin dava dışı … tarafından temsilci sıfatıyla hareket ederek yapılıp yapılmadığı, davalı tarafından dava dışı …’ın temsilcisi olarak görülüp görülmediği hususunda araştırma yapılmalıdır.

Bu nedenle, mahkemece, eksik inceleme ve araştırma ile karar verilmesi nedeniyle direnme kararının bozulması gerektiğine karar verilmiştir.

1. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Anadolu 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin maliki olduğu taşınmazda bina yapımı için davalı … …/… İnşaat Firması ile anlaşarak 03.07.2009 tarihli sözleşme imzaladığını ve inşaat projesinin yapılarak ruhsatlarının alınması için 02.07.2009 tarihinde davalıya vekâletname verdiğini, söz konusu binanın yapımı için makbuzlar karşılığında davalıya toplam 66.000,00 TL ödendiğini, anılan makbuzları kendi el yazısı ile düzenleyen davalının imzaları mimar ortağı ve nişanlısı olduğunu söylediği dava dışı …’a attırdığını, müvekkili tarafından ödemeler yapıldığı hâlde davalı ve nişanlısı/ortağı olduğunu söylediği …’ın sözleşmedeki edimlerini yerine getirmediğini, görüşmelerin başından beri davalının işi yapacağı, aynı şekilde birçok işi yapıp bitirdiği, nişanlısı olduğunu söylediği …’ın mimar olduğu konusunda müvekkilini inandırdığını, sonradan müvekkilinin …’ın mimar olmadığını öğrendiğini, davalının sözleşmeyi kendisinin hazırlamasına, sözleşmenin üç maddesinde el yazısı ile düzeltme yapmasına ve makbuzları kendi el yazısı ile tanzim etmesine rağmen imzaları …’a attırdığını, müvekkilinin işin yapılıp yapılmadığının tespiti için … 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2011/57 Daire iş sayılı dosyasında yaptırdığı tespit sonucu alınan raporda işin hiçbir şekilde yapılmadığının tespit edildiğini, müvekkili tarafından 28.07.2011 tarihinde davalıya gönderilen ihtarnamede sözleşmenin feshedildiği bildirilerek yapılan ödemenin faizi ile birlikte iadesinin istenildiğini, ihtarnamenin davalıya 04.08.2011 tarihinde tebliğ edildiğini, davalının 18.08.2011 tarihli cevap ihtarında imzasını içeren herhangi bir sözleşme bulunmadığını ve para almadığını, taraf sıfatı bulunmadığını savunduğunu, bunun üzerine müvekkilinin davalıdan olan alacağını tahsil etmek amacıyla … Anadolu 14. İcra Müdürlüğünün 2014/10501 Esas sayılı dosyasında davalı aleyhine icra takibi başlattığını, davalının haksız ve kötüniyetle borca ve fer’îlerine itiraz ettiğini ileri sürerek davalı tarafından yapılan tüm itirazların iptaline, takibin devamına ve % 40 oranından az olmamak üzere icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının sunduğu 03.07.2009 tarihli sözleşmede müvekkilinin imzasının, el yazısının ve şirket kaşesinin bulunmadığını, dava konusu sözleşmenin … ile davacı arasında imzalandığını ve ikisi arasında bir takım taahhütleri içeren bir sözleşme olduğunu, müvekkilinin böyle bir sözleşmenin yapıldığından haberi ve bilgisi olmadığı gibi, yetkisiz temsilcinin imzaladığı sözleşme kural olarak temsil edileni bağlamayacağından dava konusu sözleşmenin de müvekkili açısından hukuken bağlayıcı olmadığını, dava dilekçesinde sözü edilen makbuzlarda da …’ın imzasının bulunduğunu, müvekkilinin bu makbuzlarda imzası bulunmadığı gibi alındığı iddia edilen paralardan da haberi olmadığını, bu nedenle makbuzlardan da …’ın sorumlu olduğunu, müvekkilinin hiçbir zaman …’ın mimar olduğu konusunda davacıyı kandırmadığını, aslında müvekkilinin kandırıldığını ve …’un mimar olmadığını sonradan öğrendiğini, gayrimenkul yapım sözleşmesinde ve makbuzlarda adı ve imzası bulunmayan müvekkilinin davanın tarafı olmadığı gibi, davacıya karşı herhangi bir borcunun da bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesinin Kararı
6. … Anadolu 2. Asliye Mahkemesinin 30.05.2019 tarihli ve 2017/156 Esas, 2019/255 Karar sayılı kararı ile; tüketici mahkemesince verilen görevsizlik kararının Özel Dairece onanması üzerine yapılan yargılama sonucu taraflar arasında akdedilmiş yazılı bir sözleşmenin varlığından bahsedilemeyeceği, ancak davalının bir beyanına göre kendisine ait olan, diğer beyanına göre de yanında işçisi olarak çalışan dava dışı … ile birlikte ortaklaşa faaliyet yürüttüğünü belirttiği, ceza dosyası ve hukuki ihtilâf olduğu gerekçesiyle takipsizlik ile sonuçlanan soruşturma dosyalarından tarafların sözleşme hükümlerini yerine getirmedikleri ve aldıklarını iade etmeleri gerektiğinin anlaşıldığı, davacı adına yapılan ödemelerin dava dışı … tarafından tahsil edildiği, ancak davalının iç mimar olduğu ve davacı ile arasında yazılı sözleşme bulunmasa dahi sözleşme hükümlerini kendisinin bizzat yerine getireceği inancını doğurmak suretiyle davrandığı, firma adına tahsil edilen ve bizzat yerine getirilmesi gerektiği hâlde ifa edilmeyen sözleşme doğrultusunda aldıklarını iade etmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davalının icra dosyasına yaptığı itirazının 66.000,00 TL asıl alacak üzerinden iptaline ve takibin devamına, bu miktara takip tarihinden itibaren yasal faiz uygulanmasına, fazlaya ilişkin istemin reddine, davalının hesaplanabilir ve likid bir borcu olduğunu bildiği hâlde haksız şekilde takibe itiraz ederek durmasına sebebiyet verdiğinden İİK.’nın 67/2 nci maddesi gereğince takdiren alacağın % 20’si oranında icra inkâr tazminatı ile mahkûmiyetine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesinin 30.06.2020 tarihli ve 2019/3309 Esas, 2020/1951 Karar sayılı kararı ile;
“…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının tüm temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.
2-Davalı tarafın temyiz itirazlarının incelenmesinde; davacı ile davalı arasında imzalanan bir sözleşme bulunmamaktadır. Ancak davacı, 03.07.2009 tarihli sözleşmenin davalıyı temsilen imzalandığını ve bu sözleşmenin davalıyı bağladığını iddia etmektedir.
Kural olarak 818 sayılı BK’nın 32 ve 6098 Sayılı TBK’nın 40. maddesi hükümlerine göre, yetkili bir temsilci tarafından bir başkası adına ve hesabına yapılan hukuki işlemin sonuçları, doğrudan doğruya temsil olunanı bağlar, alacak ve borçları temsil olunana intikâl eder. Hukuki muamelede bulunanın yetkili temsilci olmaması halinde, temsil olunanı bağlamayacağından şahsen sorumlu olur. Ancak 818 Sayılı BK’nın 38 ve 6098 sayılı TBK’nın 46. maddelerinde, bir kimsenin yetkisi olmadığı halde temsilci olarak bir hukuki işlem yaptığı ve bu işlemi temsil olunan tarafından onandığı ve icazet verildiği taktirde temsil olunanı bağlayacağı kabul edilmiştir.
Somut olayda davacı, 03.07.2009 tarihli sözleşmenin davalıyı temsilen imzalandığını ve bu sözleşmenin davalıyı bağladığını iddia etmektedir. Mahkemece, sözleşmeyi imzalayan dava dışı …’ın yaptığı benzer işlemlerin temsil olunan tarafından benimsenip benimsenmediği, onanıp onanmadığı hususunda herhangi bir inceleme yapılmamıştır. …’ın yetkili temsilci gibi davranıp davranmadığı konusunda inceleme yapılmamış olduğundan, ticaret sicil kayıtları ile gerekirse banka kayıtları da araştırılarak, defterler üzerinde inceleme yapılıp benzer işlemlerin tarafından temsilci sıfatıyla hareket ederek yapılıp yapılmadığı, davalının temsilcisi gibi görüp görmediği hususunda araştırma yapılıp, davalının temsilcisi olduğunun yahut temsilci gibi hareket ettiğinin saptanması halinde davaya konu sözleşmenin davalıyı bağlayıp bağlamadığı belirlenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Eksik inceleme ve araştırma ile karar verilmesi doğru olmamış, kararın bu nedenle davalı yararına bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı
9. … Anadolu 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.03.2021 tarihli ve 2020/298 Esas, 2021/60 Karar sayılı kararı ile; önceki kararın gerekçesi aynen tekrarlanmak suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı vekili tarafından davalıyı temsilen imzalandığı ve davalı açısından bağlayıcı olduğu iddiasıyla davanın dayanağı olarak dosyaya sunulan 03.07.2009 tarihli sözleşmeyi imzalayan dava dışı …’ın davalının yetkili temsilcisi gibi davranarak davalı adına hareket edip etmediği konusunda mahkemece banka ve ticaret sicil kayıtları ile defterler üzerinde inceleme yapılmasının gerekip gerekmediği, ceza dosyası ve hukuki ihtilâf olduğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen soruşturma dosyası ile tüm dosya kapsamındaki delil ve belgelerden dava dışı …’ın davalının temsilcisi olduğunun ve davalı ile birlikte ortaklaşa faaliyet yürüttüğünün saptanıp saptanmadığı, başka bir anlatımla ilk derece mahkemesince yapılan inceleme ve araştırmanın hüküm tesisine elverişli ve yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle borç doğuran sözleşmelerden birisi olan ve tam iki tarafa borç yükleyen “Eser sözleşmesi” hükümleri irdelenmelidir.
13. Eser sözleşmesi, uyuşmazlığın ortaya çıktığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olayda uygulanması gereken mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 355 inci maddesinde “İstisna akdi” olarak adlandırılmış olup, “İstisna bir akittir ki onunla bir taraf (müteahhit), diğer tarafın (iş sahibi) vermeği taahhüt eylediği semen mukabilinde bir şey imalini iltizam eder” şeklinde ifade edilmiş; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 470 inci maddesinde de, “Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir” biçiminde tanımlanmıştır.
14. Eser sözleşmesi iki tarafa karşılıklı borç yükleyen bir tür iş görme sözleşmesi olup, “eser” ve “bedel” olmak üzere iki temel unsuru bulunmaktadır. Bu sözleşmelerde yüklenici, iş sahibine karşı yüklendiği özen borcu nedeniyle eseri yasa ve sözleşme hükümlerine, fen, teknik ve sanat kurallarına uygun olarak yaparak ve zamanında tamamlayarak iş sahibine teslim etmekle; iş sahibi de bu çalışma karşılığında ivaz ödemekle yükümlüdür.
15. Türk Hukuk Lûgatında da “eser sözleşmesi” kısaca “Yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir” şeklinde ifade edilmiştir (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s. 353).
16. Gelinen aşamada “temsil” müessesi ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin açıklığa kavuşturulmasında fayda vardır.
17. Temsil kurumu eldeki dava konusu bina yapımına ilişkin eser sözleşmesinin düzenlendiği 03.07.2009 tarihinde yürürlükte bulunan mülga BK’nın 32 ilâ 40 ıncı maddeleri arasında (TBK md. 40 ilâ 48) düzenlenmiştir.
18. Mülga Borçlar Kanunu’nun 32 nci maddesinde;
“Salahiyettar bir mümessil tarafından diğer bir kimse namına yapılan akdin alacak ve borçları, o kimseye intikal eder.
Akdi yapar iken mümessil, sıfatını bildirmediği takdirde akdin alacak ve borçları kendisine ait olur. Şukadar ki kendisiyle akdi yapan kimse, bir temsil münasebeti mevcut olduğunu halden istidlal eder yahut bunlardan biri veya diğeri ile akit icrası kendisince farksız bulunur ise akdin hakları temsil olunan kimseye ait olur.
Sair hallerde alacağın temliki yahut borcun nakli hakkında mevzu usule tevfikan muamele icrası lazımgelir” şeklinde düzenlenen yetkili temsilde temsilin hükmüne TBK’nın 40 ıncı maddesinde;
“Yetkili bir temsilci tarafından bir başkası adına ve hesabına yapılan hukuki işlemin sonuçları, doğrudan doğruya temsil olunanı bağlar.
Temsilci, hukuki işlemi yaparken bu sıfatını bildirmezse, hukuki işlemin sonuçları kendisine ait olur. Ancak, karşı taraf bir temsil ilişkisinin varlığını durumdan çıkarıyor veya çıkarması gerekiyor ya da hukuki işlemi temsilci veya temsil olunandan biri ile yapması farksız ise, hukuki işlemin sonuçları doğrudan doğruya temsil olunana ait olur.
Diğer durumlarda alacağın devri veya borcun üstlenilmesine ilişkin hükümler uygulanır” biçiminde yer verilmiştir.
19. Anılan hükümler gereğince temsil, bir hukuki muamelenin, başka bir şahıs adına ve hesabına yapılması ve muamelenin hukuki sonuçlarının bu şahıs üzerinde doğmasının sağlanmasıdır (Turgut Uygur, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, Cilt I, Ankara 2012, s. 371).
20. Türk Hukuk Lûgatında da “temsil” kısaca “Bir başkası adına hukuksal bir işlemi yapma yetkisidir. Bu yetki ile işlemi yapan kişiye temsilci denir. Eski terim mümessildir” şeklinde ifade edilmiştir (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s.1090).
21. Temsil hâlinde işlem temsilci tarafından temsil olunanın nam ve hesabına yapıldığından hukuki işlemin tarafı, doğrudan doğruya temsil olunandır. Temsilci hukuki işlemi temsil olunanı hiç söylemeden kendi adına yaptıktan sonra bu işlemden … hak ve borçları temsil olunana nakledebileceği gibi (dolaylı temsil), hukuki işlemi yaparken bu işlemi doğrudan temsil olunan nam ve hesabına da (doğrudan temsil) yapabilir.
22. Temsilin söz konusu olabilmesi için temsilcinin hukuki işlemi/muameleyi temsil olunan adına yapması, bunu diğer tarafa bildirmesi, temsilcinin temsil yetkisinin bulunması veya temsil olunanın sonradan yapılan hukuki işleme icazet vermesi gereklidir.
23. Bu noktada, mümessil tarafından yapılan hukuki işlemden … hak ve borçların temsil edilene ait olabilmesi için gerekli en önemli unsur; mümessilin, temsil edilen adına hukuki işlem yapmaya yetkili olmasıdır. Temsil yetkisi, temsil olunanın temsilciye, kendisini üçüncü kişiler nezdinde temsile yetkili olduğunu bildiren bir irade beyanıdır. Temsil ilişkisinin meydana gelmesi için yetki beyanının temsilcinin hakimiyet alanına ulaşması yeterlidir.
24. Doğrudan doğruya temsilin söz konusu olabilmesi için gerekli olan temsil yetkisinin olmaması hâlinde, temsil olunanın sonradan icazet vermesi bu noksanlığı tamamlar ve bu icazetle temsilci ile temsil olunan arasındaki temsil ilişkisi ispatlanmış olur. Temsil yetkisinin olmaması ve temsil olunanın icazet vermemesi hâlinde hukuki muamele kesin olarak hükümsüzdür. Temsil olunan ve temsilci, hukuki işlem ile bağlı değillerse de yetkisiz temsil ile işlem yapan temsilcinin üçüncü kişinin zararını karşılamak ile yükümlü olduğu açıktır (Hukuk Genel Kurulunun 22.09.2010 tarihli ve 2010/13-414 Esas, 2010/412 Karar sayılı kararı).
25. Bu husus mülga BK’nın 38 inci maddesinde; “Bir kimse salahiyeti olmadığı hâlde diğer bir şahıs namına bir akit yaptığı takdirde, bu şahıs bu akde icazet vermedikçe alacaklı veya borçlu olmaz. Diğer tarafın, temsil edilenin münasip bir müddet içinde o akde icazet verip vermeyeceğini beyan etmesini talebe hakkı vardır. Bu müddet zarfında icazet verilmediği halde, o kimse mülzem olmaz” şeklinde ifade edilmiştir.
26. Görüldüğü üzere temsil olunan, yetkisiz temsilcinin yaptığı sözleşmeye icazet verebilir. İcazet tek taraflı bir irade beyanı niteliğinde olup, mülga BK’nın 39 uncu maddesindeki açık düzenleme uyarınca icazetin sarahaten veya zımnen (açık veya örtülü şekilde) bildirilmesi mümkündür (Hukuk Genel Kurulunun 17.01.2019 tarihli ve 2017/1-2610 Esas, 2019/12 Karar sayılı kararı).
27. Temsil yetkisinin varlığını ispat külfetinin kimin üzerinde olduğu konusuna gelince; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 6 ncı maddesinde:
“Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” kuralı getirilmiştir.
28. Aynı yöndeki düzenleme HMK’nın 190 ıncı maddesinin birinci fıkrasında, “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukukî sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir” şeklinde ifade edilmiştir. Buna göre ispat yükü, ispatı gereken vakıalara dayanan tarafa ait olup, herkes iddiasını ispatlamakla mükelleftir.
29. Somut olayda “kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça” şeklinde belirtilen ispat yükünün istisnası olan hâller bulunmadığına göre, davacının iddialarının dayanaklarını; davalının ise, savunmasını dayandırdığı olguları ispatlaması gerekir.
30. İspat için başvurulan araçları (vasıtaları) ifade eden deliller; HMK’da senet, yemin, tanık, bilirkişi, keşif ve uzman görüşü olarak sıralanmıştır. Ancak sayılan bu deliller sınırlayıcı (tahdidi) olmayıp, kanunun belirli bir delille ispat zorunluluğu getirmediği hâllerde taraflar kanunda düzenlenmemiş diğer delillere de dayanabilirler. Delillerin değerlendirilmesinde ise, hâkimin bağlılığı ve her bir delile bağlanan hukuki sonuçlar bakımından “kesin” ve “takdiri” deliller ayrımı esas alınarak incelenme yapılmaktadır.
31. Kesin deliller başka bir ifadeyle kanuni deliller hâkimi bağlayıcı nitelikte olduğundan, hâkimin bu delilleri takdir yetkisi bulunmamaktadır. Kesin delillerden biri ile ispat edilen olay doğru olarak kabul edilmektedir. Takdiri deliller ise hâkimi bağlamaz, hâkim bu delilleri serbestçe tayin ve takdir eder, değerlendirir ve kararını buna göre verir (Hukuk Genel Kurulunun 04.10.2022 tarihli ve 2019/(23)6-852 Esas, 2022/1226 Karar sayılı kararı).
32. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının maliki olduğu taşınmazda bina yapımı için davalı … …/… İnşaat Firması ile 03.07.2009 tarihinde … İnşaat yazısı altında herhangi bir kaşe bulunmaksızın dava dışı … tarafından sözleşme imzalandığı, sözleşme konusu binanın inşaatı için yapılan ödemelere ilişkin makbuzları da …’ın imzaladığı görülmektedir.
33. İlk Derece Mahkemesi ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık davacı tarafın davanın dayanağı olarak dosyaya sunduğu 03.07.2009 tarihli sözleşmeyi imzalayan dava dışı …’ın davalının yetkili temsilcisi gibi hareket edip etmediği konusunda yeterli inceleme ve araştırmanın yapılıp yapılmadığı, dava dışı …’ın yaptığı işlemlerin temsil olunan davalı tarafından benimsenip benimsenmediği ve davalı açısından bağlayıcı olup olmadığı, temsil yetkisinin varlığının ispatlanıp ispatlanmadığı hususlarından kaynaklanmaktadır.
34. Bu kapsamda mahkemece hükmün dayanağı olarak kabul edilen davalı ile dava dışı …’ın … Anadolu 23. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/409 Esas sayılı ceza dosyasında ve … (… Anadolu) Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/20544 soruşturma nolu dosyasında alınan beyanlarına değinmekte fayda vardır.
35. … Anadolu 23. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/409 Esas sayılı ceza dosyasında davalı … … 07.07.2011 tarihinde alınan beyanında, 2007 yılında İTÜ İç Mimarlık bölümünden mezun olduğunu, Mimarlar Odasında kaydının ve yetki belgesinin bulunmadığını, 2009 yılında …’da mimarlık ve inşaat bürosu bulunan ve mimar olduğunu söyleyen …’ın yanında maaşlı eleman olarak çalışmaya başladığını, birkaç ay sonra …’ın devlet memuru gibi öğrencilere ders verdiğini ve büro açamayacağını söylemesi üzerine … ile birlikte kendisi adına kayıtlı olarak … İnşaat Mimarlık unvanı ile şube açtıklarını, burada kendisinin iç mimarlık projeleri çizdiğini, tüm işleri …’ın takip ettiğini, birlikte binaların iç ve dış restorasyon işlerini yaptıklarını, sonradan …’ın maaşını veremediği için Temmuz 2010 tarihinde işi bıraktığını belirtmiş; dava dışı … ise aynı tarihte şüpheli sıfatıyla alınan ifadesinde, yaklaşık yirmi yıldır binaların dış cephe ve iç tamirat işlerini yaptığını, 2009 ve 2010 yılları arasında …’da beş yıldan bu yana ailece görüştükleri iç mimar … … ile ortak olarak … İnşaat Mimarlık unvanı ile binaların tadilât işlerini yaptıklarını beyan etmiştir.
36. … (… Anadolu) Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/20544 soruşturma No.lu dosyasında davalı … … 28.08.2009 tarihli beyanında, … Mimarlık isimli iş yerinin sahibi olduğunu, …’ın da üniversiteden hocası olduğunu, aynı zamanda mimar olup kendisine yardım ettiğini belirtmiş; dava dışı … ise 08.09.2009 tarihinde alınan beyanında, … Mimarlık isimli iş yerinde mimar … …’ün yanında yardımcı olarak çalıştığını ifade etmiştir.
37. Netice itibariyle ceza dosyasında ve soruşturma dosyasında alınan beyanlardan dava dışı …’ın davalı nam ve hesabına onun temsilcisi sıfatıyla hareket ettiği, davalı ile …’ın birlikte ve ortaklaşa faaliyet yürüttüğünün saptandığı, dolayısıyla … tarafından yapılan işlemlerin davalı yönünden bağlayıcı olduğu, mahkemece hüküm tesisine elverişli olacak şekilde yeterli inceleme ve araştırmanın yapıldığı anlaşılmaktadır.
38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; ceza yargılamasında savcılık aşamasında ve kollukta alınan ifadelerin temsil yetkisinin varlığına yönelik ikrar olarak kabul edilemeyeceği, dolayısıyla …’ın davalının yetkili temsilcisi sıfatıyla davrandığının tereddüte mahal vermeyecek biçimde ispatlanamadığı, eldeki dava dosyasına dava dışı …’ın davalıyı ve … İnşaat Firmasını temsile yetkilendirildiğine dair herhangi bir ortaklık sözleşmesi, vekâletname, imza sirküleri gibi kayıt ve belge ibraz edilmediği, hâl böyle olunca ilk derece mahkemesince gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından davalı yüklenici ile davanın dayanağı sözleşmeyi ve makbuzları imzalayan dava dışı … arasında iş ilişkisi olup olmadığının ve her ikisinin birlikte hareket edip etmediklerinin tespiti için yeterli inceleme ve araştırmanın yapılmadığı, Özel Daire bozma kararında belirtildiği üzere dava dışı …’ın yaptığı işlemlerin temsil olunan davalı tarafından benimsenip benimsenmediği konusunda ticaret sicil kayıtları ile gerekirse banka kayıtları ve defterler üzerinde inceleme yapılmak suretiyle …’ın davalının temsilcisi gibi davranıp davranmadığının saptanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
39. Hâl böyle olunca ilk derece mahkemesince verilen direnme kararı usul ve yasa hükümlerine uygun olup, yerindedir.
40. Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre davalı vekilinin hükmedilen miktara yönelik diğer temyiz itirazları incelenmediğinden, bu yönden inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

IV. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Direnme kararı yerinde ve uygun bulunduğundan davalı vekilinin hükmedilen miktara yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 6. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
6217 sayılı Kanun’un 30 uncu maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1 inci maddesi uyarınca miktar itibariyle karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere,

12.07.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.

“K A R Ş I O Y”

Dava, sözleşmenin feshi nedeniyle yapılan ödemelerin tahsili amacıyla davalı aleyhine başlatılan takibe itirazın iptali ve takibin devamı ile icra inkâr tazminatına karar verilmesi istemine ilişkindir.
Eldeki davada davacı iş sahibi vekili, davanın dayanağı olarak dosyaya sunduğu 03.07.2009 tarihli sözleşmeyi imzalayan …’ın davalı tarafından mimar ortağı ve nişanlısı olarak tanıtıldığını, sonradan …’ın mimar olmadığının öğrenildiğini, davalının sözleşmeyi kendisinin hazırlamasına, sözleşmenin üç maddesinde el yazısı ile düzenleme yapmasına ve ödemelere dair makbuzları da kendi el yazısı ile tanzim etmesine rağmen imzaları …’a attırdığını, müvekkili tarafından mahkemede yaptırılan tespit sonucu alınan raporda işin hiçbir şekilde yapılmadığının belirlenmesi üzerine sözleşmenin haklı olarak feshedildiğini ileri sürerek yapılan ödemelerin iadesi için davalı aleyhine başlatılan takibe itirazın iptalini talep etmiş; davalı yüklenici vekili ise, davacı ile … İnşaat Firması olarak … arasında düzenlenen 03.07.2009 tarihli sözleşmede müvekkilinin imzası, el yazısı ve şirket kaşesi bulunmadığını, yetkisiz temsilcinin imzaladığı sözleşmenin kural olarak temsil edilen müvekkilini bağlamayacağından dava konusu sözleşmeden dolayı müvekkilinin borçlu olamayacağını, ödeme makbuzlarında da …’ın imzasının bulunduğunu ve makbuzlardan …’ın sorumlu olduğunu, dava konusu sözleşmede ve makbuzlarda adı ve imzası bulunmayan müvekkilinin davanın tarafı olmadığı gibi, davacıya karşı herhangi bir borcunun da bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesince; davalının ceza dosyası ve hukuki ihtilâf olduğu gerekçesiyle takipsizlik ile sonuçlanan soruşturma dosyasında alınan beyanında dava dışı … ile birlikte çalıştıklarını ve ortaklaşa faaliyet yürüttüklerini belirttiği, sözleşme hükümlerini yerine getirmeyen davalının aldıklarını iade etmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, taraf vekillerinin temyiz itirazı üzerine Özel Dairece;
“…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının tüm temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.
2-Davalı tarafın temyiz itirazlarının incelenmesinde; davacı ile davalı arasında imzalanan bir sözleşme bulunmamaktadır. Ancak davacı, 03.07.2009 tarihli sözleşmenin davalıyı temsilen imzalandığını ve bu sözleşmenin davalıyı bağladığını iddia etmektedir.
Kural olarak 818 sayılı BK’nın 32 ve 6098 Sayılı TBK’nın 40. maddesi hükümlerine göre, yetkili bir temsilci tarafından bir başkası adına ve hesabına yapılan hukuki işlemin sonuçları, doğrudan doğruya temsil olunanı bağlar, alacak ve borçları temsil olunana intikâl eder. Hukuki muamelede bulunanın yetkili temsilci olmaması halinde, temsil olunanı bağlamayacağından şahsen sorumlu olur. Ancak 818 Sayılı BK’nın 38 ve 6098 sayılı TBK’nın 46. maddelerinde, bir kimsenin yetkisi olmadığı halde temsilci olarak bir hukuki işlem yaptığı ve bu işlemi temsil olunan tarafından onandığı ve icazet verildiği taktirde temsil olunanı bağlayacağı kabul edilmiştir.
Somut olayda davacı, 03.07.2009 tarihli sözleşmenin davalıyı temsilen imzalandığını ve bu sözleşmenin davalıyı bağladığını iddia etmektedir. Mahkemece, sözleşmeyi imzalayan dava dışı …’ın yaptığı benzer işlemlerin temsil olunan tarafından benimsenip benimsenmediği, onanıp onanmadığı hususunda herhangi bir inceleme yapılmamıştır. …’ın yetkili temsilci gibi davranıp davranmadığı konusunda inceleme yapılmamış olduğundan, ticaret sicil kayıtları ile gerekirse banka kayıtları da araştırılarak, defterler üzerinde inceleme yapılıp benzer işlemlerin tarafından temsilci sıfatıyla hareket ederek yapılıp yapılmadığı, davalının temsilcisi gibi görüp görmediği hususunda araştırma yapılıp, davalının temsilcisi olduğunun yahut temsilci gibi hareket ettiğinin saptanması halinde davaya konu sözleşmenin davalıyı bağlayıp bağlamadığı belirlenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Eksik inceleme ve araştırma ile karar verilmesi doğru olmamış, kararın bu nedenle davalı yararına bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Özel Daire bozma kararından sonra İlk Derece Mahkemesince önceki kararın gerekçesi aynen tekrarlanmak suretiyle verilen direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Sayın çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık; davacı vekili tarafından davalıyı temsilen imzalandığı ve davalı açısından bağlayıcı olduğu iddiasıyla davanın dayanağı olarak dosyaya sunulan 03.07.2009 tarihli sözleşmeyi imzalayan dava dışı …’ın davalının yetkili temsilcisi gibi davranarak davalı adına hareket edip etmediği; temsil yetkisinin varlığının kanıtlanıp kanıtlanmadığı, davalının ve dava dışı …’ın savcılık aşamasında ve ceza dosyasında alınan beyanlarından ortaklaşa faaliyet yürüttüklerinin kabul edilip edilmeyeceği, ilk derece mahkemesince yapılan inceleme ve araştırmanın hüküm tesisine elverişli ve yeterli olup olmadığı, eksik inceleme ve araştırma ile karar verilip verilmediği noktasında toplanmaktadır.
Bilindiği üzere dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine “ispat” denir ve Türk Hukuk Lûgatında “kanıtlama, tanıtlama” olarak ifade edilmektedir (Türk Hukuk Lügatı, Ankara 2021, Cilt I, s. 595).
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 187/1 inci maddesi;
“İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir” şeklinde düzenlenmiştir.
Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 Esas, 2017/1 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir.
Diğer taraftan hâkim kural olarak, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise HMK’nın “İspat yükü” başlıklı 190. maddesinde yer almakta olup;
“İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.
Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir” şeklinde hüküm altına alınmıştır.
Yukarıda belirtilen maddenin birinci fıkrasında, ispat yükünün belirlenmesine ilişkin temel kural vurgulanmıştır. Buna göre, bir vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran taraf ispat yükünü üzerinde taşıyacaktır. İkinci fıkrada ise, karinelerin varlığı hâlinde ispat yükünün nasıl belirleneceği düzenlenmiştir.
Bu hüküm, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “İspat yükü” başlıklı 6 ncı maddesinde yer alan: “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” ifadesine paralel olarak düzenlenmiştir.
Çekişmeli vakıaların ispatı için ise delillere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu noktada kesin deliller arasında sayılan “ikrar” kavramı hakkında açıklama yapılmasında yarar vardır.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 188 inci maddesinde taraflar veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıaların çekişmeli olmaktan çıkacağı ve ispatının gerekmediği belirtilmiş, ancak ikrarın tanımı yapılmamıştır.

Öğretideki tanımlamalara göre ise, ikrar (dar anlamda ikrar), görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve kendisi aleyhine hukuki sonuç doğurabilecek nitelik taşıyan maddi vakıanın doğruluğunu kabul etmesidir. Yargıtay uygulamasında da, ikrara bu anlam yüklenmektedir (İkrar kavramının tanımı ve aşağıda ikrarın türlerine ilişkin olarak yapılan açıklamalar bakımından ayrıntılı bilgi için bakınız. Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı Cilt: 2, Ankara 2001, s. 2037 ve devamı; Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, Cilt: 1-2, 3. Bası, … 1984, s. 549 ve devamı; …, …: Medeni Yargılama Hukuku Dersleri, 3. Baskı, Ankara 1978, s. 510 ve devamı; Tanrıver, Süha: Türk Medeni Yargılama Hukukunda İkrarın Bölünüp Bölünemeyeceği Sorunu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 1993/2, s. 212 ve devamı.).
İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar.
Nitekim aynı ilkeler, Hukuk Genel Kurulunun 17.11.2022 tarihli ve 2021/(13)3-174 Esas, 2022/1542 Karar; 21.09.2021 tarihli ve 2017/(13)3-3146 Esas, 2021/1051 Karar sayılı kararlarında da aynen benimsenmiştir.
Yapılan tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; her ne kadar Sayın Çoğunluk tarafından davalı … … (…) ile dava dışı …’ın ceza dosyasında savcılık aşamasında ve hukuki ihtilâf olduğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen soruşturma dosyasında alınan beyanlarından ortaklaşa faaliyet yürüttüklerinin saptandığı, …’ın davalının temsilcisi sıfatıyla yaptığı işlemlerin davalı yönünden bağlayıcı olduğu gerekçesiyle direnme kararının yerinde olduğu kanaatine varılmış ise de; ceza yargılamasında savcılık aşamasında ve kollukta alınan ifadelerin temsil yetkisinin varlığına yönelik ikrar olarak kabul edilemeyeceği, dolayısıyla …’ın davalının yetkili temsilcisi sıfatıyla davrandığının tereddüte mahal vermeyecek biçimde ispatlanamadığı, eldeki dava dosyasına dava dışı …’ın davalıyı ve … İnşaat Firmasını temsile yetkilendirildiğine dair herhangi bir ortaklık sözleşmesi, vekâletname, imza sirküleri gibi kayıt ve belge ibraz edilmediği, hâl böyle olunca ilk derece mahkemesince gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından davalı yüklenici ile davanın dayanağı sözleşmeyi ve makbuzları imzalayan dava dışı … arasında iş ilişkisi olup olmadığının ve her ikisinin birlikte hareket edip etmediklerinin tespiti için yeterli inceleme ve araştırmanın yapılmadığı anlaşılmaktadır.
Bu durumda mahkemece Özel Daire bozma kararında belirtildiği üzere dava dışı …’ın yaptığı işlemlerin temsil olunan davalı tarafından benimsenip benimsenmediği konusunda ticaret sicil kayıtları ile gerekirse banka kayıtları ve defterler üzerinde inceleme yapılmak suretiyle …’ın davalının temsilcisi gibi davranıp davranmadığının saptanması neticesinde hâsıl olacak sonuca göre karar verilmelidir.
Yukarıda açıklanan gerekçeyle, ilk derece mahkemesince verilen direnme kararının bozulması gerektiği düşüncesiyle Sayın Çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.

Powered by Joinchat