Arama:
HMK Madde 3 İptal Edilmiştir

MADDE 3- (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 16/2/2012 tarihli ve E.: 2011/35, K.:
2012/23 sayılı Kararı ile. )

HMK Madde 3 İptal Gerekçesi ve Kapsamı

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 3. maddesi, yürürlüğe girdiği dönemde yargı yolu bakımından oldukça dikkat çekici bir müdahale niteliği taşıyordu. Düzenlemenin temel işlevi, ölüm veya vücut bütünlüğünün zarar görmesiyle sonuçlanan bazı uyuşmazlıklarda görevli mahkemeyi özel olarak belirlemek ve özellikle idarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan tazminat taleplerini belirli ölçüde adli yargı içinde çözmeye yöneltmekti. İlk bakışta bu yaklaşım, zarar gören lehine daha erişilebilir, daha hızlı ve daha pratik bir çözüm üretme amacı taşıyor gibi görünüyordu. Ne var ki Anayasa Mahkemesi, bu tür bir yararlılık değerlendirmesinin tek başına yeterli olmayacağını; görev ve yargı yolu kurallarının, usul hukuku tekniğini aşan, doğrudan anayasal düzenle bağlantılı kurallar olduğunu kabul etti. İşte HMK m.3’ün iptal gerekçesi de tam bu noktada şekillendi.

Bu madde neden iptal edildi sorusuna verilecek en kısa cevap şudur: Uyuşmazlığın niteliği kamu hukuku alanına giriyorsa, sadece zarar türüne bakılarak onu adli yargıya taşıyan bir görev kuralı konulamaz. Çünkü Türkiye’de yargı sistemi, yalnızca iş yükü veya pratiklik esasına göre değil; uyuşmazlığın hukuki niteliğine göre kurulan anayasal bir görev dağılımına dayanır.

I. HMK m.3’ün Düzenleme Mantığı Neydi?

Maddenin yasalaşma arka planında, özellikle ölüm ve bedensel zarar doğuran olaylarda mağdurların farklı yargı kolları arasında sürüklenmesini önleme düşüncesi bulunduğu söylenebilir. Bir trafik kazasında, bir sağlık müdahalesinde, kamu hizmetinin yürütülmesi sırasında ya da idari faaliyet bağlantılı başka bir olayda zarar doğduğunda; davacı bakımından asıl mesele çoğu zaman “zararım giderilsin” şeklindedir. Yasama organı da bu tür hassas uyuşmazlıklarda görev sorununu azaltmak ve tazminat taleplerini daha tekil bir usule bağlamak istemiş görünmektedir.

Ne var ki burada kritik nokta şudur: Görev kuralları, tarafların mağduriyetine göre serbestçe biçimlendirilebilen teknik tercihler değildir. Bir uyuşmazlığın hangi yargı kolunda görüleceği, doğrudan doğruya devletin yargı teşkilatının anayasal mimarisiyle ilgilidir. Eğer bir zarar, idarenin kamu gücüne dayanan faaliyetinden, hizmet kusurundan, idari işleminden ya da idari eyleminden doğuyorsa, o zaman mesele salt bir tazminat meselesi olmaktan çıkar; aynı zamanda bir idari sorumluluk meselesine dönüşür. Bu ise çoğu durumda idari yargının uzmanlık alanına girer.

Başka bir ifadeyle, HMK m.3’ün getirmeye çalıştığı çözüm, “zararın türü”nü merkeze alıyordu; Anayasa Mahkemesi ise “hukuki ilişkinin niteliği”nin belirleyici olması gerektiğini esas aldı.

II. İptalin Ana Gerekçesi: Uyuşmazlığın Niteliği ile Görev Kuralı Arasındaki Uyumsuzluk

HMK m.3’ün iptalinde en temel gerekçe, kanun koyucunun zarar türünden hareketle görevli yargı yerini belirlemeye çalışırken, uyuşmazlığın kamu hukuku karakterini ikinci plana itmesidir. Oysa anayasal sistem içinde görev belirlenirken yalnızca sonucun “ölüm” veya “bedensel zarar” olması yeterli değildir. Asıl sorulması gereken soru şudur:

  • Bu zarar hangi hukuki ilişkiden doğmuştur?
  • Davalı, kamu gücü kullanan bir idare midir?
  • İleri sürülen sorumluluk, özel hukuk sorumluluğu mu yoksa idari sorumluluk mu niteliğindedir?
  • Uyuşmazlığın çözümü için kamu hukuku ilkelerinin uygulanması gerekiyor mu?

Eğer cevaplar kamu hukuku lehine ise, uyuşmazlık adli yargıya değil, idari yargıya aittir. İşte Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı da bu eksende okunmalıdır.

İdarenin sorumluluğu her zaman özel hukuk sorumluluğuna benzemez. Kamu hizmetinin kuruluşu ve işleyişi, hizmet kusuru, kusursuz sorumluluk, fedakârlığın denkleştirilmesi, idari işlem ve eylemin hukuka uygunluğu gibi meseleler; klasik haksız fiil rejiminden farklı kavram ve ölçütlere dayanır. Dolayısıyla kamu gücüyle bağlantılı bir zarar uyuşmazlığını sırf “zarar bedeni etkiliyor” diye adli yargının görev alanına almak, meselenin hukuki niteliğini değiştirmez.

III. Kanuni Hâkim Güvencesi Bakımından Sorun

İptal gerekçesinin ikinci büyük ayağı, Anayasa m.37’de düzenlenen kanuni hâkim güvencesidir. Bu güvence, yalnızca sonradan kişiye özel mahkeme kurulmasını yasaklamaz; aynı zamanda uyuşmazlıkların, hukuki niteliğine göre önceden belirlenmiş görevli mahkeme önünde görülmesini de içerir.

Kanuni hâkim güvencesinin özü, kişinin mahkemesinin önceden belli olmasıdır. Bu belirlenmişlik yalnızca mahkeme adı düzeyinde değil, yargı kolu düzeyinde de önem taşır. İdari işlem ve eylemlerden doğan, kamu hukuku niteliği taşıyan bir tazminat davasının doğal yargı yeri idari yargı ise, bunu genel bir usul kanunu hükmüyle adli yargıya kaydırmak anayasal açıdan sorun yaratır. Çünkü bu durumda kişi, aslında hukuk düzeninin baştan belirlediği doğal yargı yerine değil, sonradan farklı bir görev kuralıyla belirlenen başka bir yargı koluna yönlendirilmiş olur.

Buradaki mesele “hangi mahkeme daha hızlı karar verir” meselesi değildir. Mesele, hangi mahkemenin anayasal olarak görevli olduğu meselesidir. Anayasa Mahkemesi’nin iptal mantığı tam da bu ayrımı vurgular: Usul ekonomisi, mağdur lehine kolaylık veya yargılamayı basitleştirme amacı, anayasal görev dağılımını bertaraf edecek ölçüde ileri götürülemez.

IV. Adli Yargı – İdari Yargı Ayrımının Neden Bu Kadar Önemli Olduğu

Türkiye’de yargı düzeni tek tip değildir. Adli yargı ile idari yargı, farklı kaynaklardan beslenen, farklı uyuşmazlık türlerinde uzmanlaşmış iki ayrı yargı alanıdır. Bu ayrımın pratik değeri son derece büyüktür.

Örneğin bir özel hastanenin hatalı tıbbi müdahalesi ile bir kamu hastanesinin hizmet kusuru iddiası aynı sonuçlara, yani bedensel zarara yol açabilir. Ama bu iki uyuşmazlığın hukuki zemini aynı değildir. Birincisinde çoğu zaman özel hukuk ilişkisi, vekâlet/sözleşme/haksız fiil ekseni; ikincisinde ise kamu hizmeti, idari sorumluluk ve kamu hukuku ekseni bulunur. Yani sonuç aynı olsa da hukuki rejim farklıdır.

İşte HMK m.3’ün sorunu tam olarak burada ortaya çıkıyordu. Madde, belli bir zarar türünü esas alıyor; fakat zararın doğduğu hukuki alanın niteliğini tali hale getiriyordu. Oysa yargı kolu belirlenirken sonuçtan çok, uyuşmazlığın hukukî karakteri önem taşır. Anayasa Mahkemesi’nin iptal yaklaşımı, bu anayasal sistematiği korumaya yöneliktir.

V. “Mağdur Lehine Kolaylık” Neden Yeterli Bir Savunma Olmadı?

İlk bakışta şu itiraz ileri sürülebilir: “Zarar gören açısından daha kolay ve daha hızlı bir yargılama öngörülüyorsa, neden bu anayasal sorun sayılsın?” Bu soru önemlidir; fakat cevabı da nettir. Çünkü hukuk devletinde kolaylık her zaman yetki doğurmaz.

Bir kanun koyucu, vatandaş lehine olduğunu düşünerek pek çok kolaylaştırıcı yöntem benimseyebilir. Ancak bu yöntem, anayasal sistemdeki kurumların yetki alanlarını aşamaz. Yargı yolu ve görev, basit teknik tercih alanı değildir. Eğer bir uyuşmazlık özü itibarıyla idare hukukuna aitse, onu “daha pratik olur” düşüncesiyle adli yargıya vermek, anayasal görev haritasını bozar.

Dahası, görünürde mağdur lehine olan bir çözüm, uzun vadede mağdur aleyhine de sonuç doğurabilir. Çünkü görevli olmayan ya da doğal alanı dışında kalan bir mahkeme önünde yürüyen yargılama, görev itirazları, bozma kararları, yetki tartışmaları ve yeni dava açma zorunlulukları doğurabilir. Bu da hak arama özgürlüğünü fiilen güçlendirmek yerine zayıflatabilir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı, biçimsel değil; aynı zamanda işlevsel olarak da isabetlidir.

VI. Hak Arama Hürriyeti ile Kanuni Hâkim Güvencesi Arasındaki Denge

Anayasa m.36’daki hak arama özgürlüğü ilk bakışta HMK m.3’ü destekler gibi görülebilir. Çünkü davacının zararını daha kolay ileri sürebileceği bir yargı yeri öngörmek, görünüşte hak aramayı kolaylaştırır. Fakat hak arama özgürlüğü, yalnızca mahkemeye ulaşabilme hakkı değildir; görevli ve yetkili, hukuken doğru merci önünde yargılanma hakkını da içerir.

Bu nedenle hak arama özgürlüğü ile kanuni hâkim güvencesi arasında bir çatışma değil, tamamlayıcılık ilişkisi vardır. Yetkisiz veya anayasal görev dağılımına uygun olmayan bir yargı yeri önünde dava açma imkânı verilmesi, gerçekte hak arama özgürlüğünü korumaz. Aksine, kişiyi yanlış yargı yoluna sürükleyerek belirsizlik yaratabilir.

Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin değerlendirmesinde, “dava açmayı kolaylaştırma” amacı tek başına yeterli görülmemiş; doğru mahkemeye erişim ilkesinin daha belirleyici olduğu kabul edilmiştir.

VII. İdarenin Sorumluluğuna İlişkin Uyuşmazlıklarda Uzmanlık Sorunu

HMK m.3’ün iptalinde örtük ama önemli bir başka sebep de, idarenin sorumluluğuna ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde uzmanlık ve sistematik bütünlük ihtiyacıdır. İdari yargı, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunu, kamu hizmetinin özelliklerini, idarenin sorumluluk rejimini ve kamu gücü kullanımını değerlendirmeye elverişli içtihat ve yöntemlere sahiptir.

Buna karşılık adli yargı, ağırlıklı olarak özel hukuk ilişkilerini çözümleme mantığıyla örgütlenmiştir. Elbette adli yargı da tazminat hesabı yapabilir; ancak mesele yalnızca tazminat hesabı değildir. Mesele, öncelikle hangi hukuki rejimin uygulanacağıdır. İdarenin hizmet kusuru mu vardır? Kusursuz sorumluluk şartları oluşmuş mudur? Ortada idari eylem mi, işlem mi, kamu hizmetinin kötü işlemesi mi vardır? Bunlar idare hukukuna özgü sorulardır.

Bu nedenle iptal kararı, yalnızca şekli bir görev tartışmasını değil, aynı zamanda yargı kollarının fonksiyonel ayrımını da korumuştur. Başka bir anlatımla Anayasa Mahkemesi, “aynı zararı doğuruyor” diye farklı hukuk alanlarının aynı usul potasında eritilemeyeceğini göstermiştir.

VIII. İptal Kararının Sonuçları

HMK m.3’ün iptalinden sonra, ölüm veya bedensel zarar içeren tazminat uyuşmazlıklarında artık otomatik bir görev kuralından değil, uyuşmazlığın genel hukukî niteliğinden hareket edilmesi gerekir. Yani:

  • Uyuşmazlık özel hukuk ilişkisinden doğuyorsa adli yargı,
  • Uyuşmazlık idarenin işlem, eylem veya kamu hukuku sorumluluğundan doğuyorsa idari yargı

esas alınır.

Bu iptal kararının önemli bir sonucu da, kararın derdest dosyalara etkisidir. Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımı, Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının kesinleşmemiş dosyalarda uygulanmasının zorunlu olduğu yönündedir.

Bu nedenle HMK m.3’ün iptali, sadece bir maddeyi metinden çıkarmamış; aynı zamanda görev uyuşmazlıklarında anayasal dengeyi yeniden kurmuştur.

IX. Değerlendirme: İptal Kararı Neden İsabetlidir?

Kanaatimce HMK m.3’ün iptali, anayasal sistem bakımından isabetli bir karardır. Çünkü bu karar, “mağdur lehine kolaylık” ile “anayasal görev düzeni” arasındaki sınırı netleştirmiştir. Bir hukuk devletinde zarar göreni koruma amacı son derece değerlidir; ancak bu amaç, yargı kollarının anayasal varlık sebebini zayıflatacak şekilde gerçekleştirilemez.

Bu karar ayrıca şu ilkeyi de güçlendirmiştir: Bir uyuşmazlığın yargı yolunu, doğurduğu zararın görünümü değil; dayandığı hukuki ilişki belirler. Ölüm, yaralanma veya bedensel zarar gibi sonuçlar önemlidir; fakat bunlar tek başına kamu hukuku uyuşmazlığını özel hukuk davasına dönüştürmez.

Öte yandan bu karar, görev kurallarının sıradan teknik hükümler olmadığını da göstermiştir. Görev, hem bireyin doğal yargıcını belirler hem de devletin yargısal örgütlenmesinin anayasal sınırlarını korur. Dolayısıyla HMK m.3’ün iptali, usul hukukunda görünmekle birlikte özü itibarıyla bir anayasa hukuku kararıdır.

Özet

HMK’nın 3. maddesi, özü itibarıyla idarenin eylem ve işlemlerinden doğan, kamu hukuku niteliği taşıyan bazı tazminat uyuşmazlıklarını adli yargıya yönlendiren bir düzenleme mantığı taşıdığı için Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. İptalin merkezindeki düşünce, görev kurallarının sadece pratiklik ya da mağdur lehine kolaylık mantığıyla belirlenemeyeceği; uyuşmazlığın hukuki niteliğine uygun yargı kolunun korunmasının zorunlu olduğu yönündedir.

Bu çerçevede iptal gerekçesi özellikle şu başlıklarda toplanır:

  1. Uyuşmazlığın kamu hukuku niteliği göz ardı edilemez.
  2. İdari sorumluluk uyuşmazlıkları, anayasal görev dağılımı içinde idari yargının alanına girer.
  3. Kanuni hâkim güvencesi, kişiyi doğal ve önceden belirlenmiş yargı yeri dışında bırakmaya izin vermez.
  4. Hak arama özgürlüğü, yanlış yargı yoluna yönlendirmeyi meşrulaştırmaz.
  5. Yargı kolları arasındaki anayasal denge, kanun koyucunun basit usul tercihiyle değiştirilemez.

Kısacası, HMK m.3 zararın türünü esas alan bir görev kuralı kurmaya çalışmış, fakat Anayasa Mahkemesi uyuşmazlığın hukukî niteliğini esas alan anayasal yaklaşımı üstün tutmuştur.

HMK Madde 2 Asliye Hukuk Mahkemelerinin Görevi

(1) Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir.
(2) Bu Kanunda ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça, asliye hukuk mahkemesi diğer dava ve işler bakımından da görevlidir.

HMK Madde 2 Gerekçesi ve Kapsamı

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 2. maddesi, ilk bakışta kısa ve teknik bir görev hükmü gibi görünse de, aslında medeni usul sisteminin yapı taşlarından birini oluşturur. Çünkü bir davanın hangi mahkemede açılacağı sorusu, yargılamanın en temel başlangıç noktasıdır. Görev kurallarındaki belirsizlik, daha davanın başında usulî tartışmalara, görevsizlik kararlarına, zaman kaybına ve ek masraflara yol açabilir. Bu nedenle HMK m. 2, yalnızca “hangi mahkeme bakar?” sorusunu cevaplamaz; aynı zamanda kanun koyucunun nasıl bir mahkeme sistemi kurmak istediğini de gösterir.

Bu maddenin gerekçesi incelendiğinde, kanun koyucunun üç temel hedefi olduğu görülür:

  1. Asliye hukuk mahkemesini açık biçimde genel görevli mahkeme olarak konumlandırmak
  2. Dava değerine göre yapılan eski görev ayrımını terk ederek daha net bir sistem kurmak
  3. Sulh hukuk mahkemesi ile asliye hukuk mahkemesi arasındaki ayrımı tamamen kaldırmak yerine, bunu konu esaslı hale getirmek

Dolayısıyla HMK m. 2’nin gerekçesi, sadece bir görev normunun açıklaması değil; aynı zamanda medeni yargıda mahkeme organizasyonunun yeniden düzenlenmesine ilişkin bir yasama tercihinin ifadesidir.

2. Maddenin Sistematik Konumu ve Anlamı

HMK m. 2, kanunun başlarında yer alır ve bu yer seçimi tesadüf değildir. Çünkü görev meselesi, davanın esasına girilmeden önce çözülmesi gereken ön sorunlardan biridir. Kanun koyucu, daha işin başında hangi mahkemenin temel görevli mahkeme olduğunu belirleyerek uygulamaya yön vermek istemiştir.

Madde iki fıkradan oluşur:

  • Birinci fıkra, malvarlığı ve şahıs varlığı davalarında asliye hukuk mahkemesinin görevli olduğunu söyler.
  • İkinci fıkra ise daha da geniş bir formülle, aksine bir düzenleme yoksa diğer dava ve işlerde de asliye hukuk mahkemesinin görevli olduğunu belirtir.

Bu yapı, tesadüfen kurulmuş değildir. Birinci fıkra, en geniş iki dava kategorisini kapsar. İkinci fıkra ise sistemi tamamlar ve boşluk ihtimalini ortadan kaldırır. Böylece kanun koyucu, “özel bir hüküm yoksa temel mahkeme asliye hukuk mahkemesidir” mesajını açık ve tartışmasız şekilde verir.

3. HMK m. 2’nin Gerekçesinin Birinci Ekseni: Değer ve Miktar Esasına Dayalı Eski Ayrımın Terk Edilmesi

Maddenin en önemli gerekçelerinden biri, önceki dönemde görülen dava konusunun değerine veya miktarına göre görev belirleme anlayışının terk edilmesidir. Eski sistemde, sulh hukuk mahkemesi ile asliye hukuk mahkemesi arasındaki görev ayrımı zaman zaman dava değerine bağlı olarak şekillenmekteydi. Bu durum ise uygulamada çeşitli sorunlara yol açıyordu.

Bu sorunlar özellikle şu noktalarda ortaya çıkıyordu:

  • Dava açılırken yanlış mahkemeye başvurma riski artıyordu.
  • Dava değerinin hesaplanması başlı başına tartışma konusu olabiliyordu.
  • Davanın esası yerine, önce görev uyuşmazlığı üzerinde yoğunlaşılabiliyordu.
  • Görevsizlik kararları nedeniyle yargılama uzuyor, usul ekonomisi zarar görüyordu.

Kanun koyucu, HMK m. 2 ile bu problemi azaltmak istemiştir. Bu nedenle madde, açıkça “dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın” ifadesini kullanmaktadır. Bu ibare son derece bilinçli bir tercihin ürünüdür. Amaç, görevli mahkemenin belirlenmesini daha teknik ve tartışmalı olmaktan çıkarıp, daha sade ve öngörülebilir bir hale getirmektir.

Buradaki asıl düşünce şudur: Bir uyuşmazlığın hangi mahkemede görüleceği, mümkün olduğunca değer hesabına değil, uyuşmazlığın niteliğine ve kanundaki açık görev kurallarına dayanmalıdır. Böylece görev meselesi daha erken, daha kolay ve daha istikrarlı biçimde çözülebilir.

4. Maddenin Gerekçesinin İkinci Ekseni: Asliye Hukuk Mahkemesinin Genel Mahkeme Olarak Güçlendirilmesi

HMK m. 2’nin ikinci büyük gerekçesi, asliye hukuk mahkemesinin genel görevli mahkeme sıfatını açıklaştırmak ve güçlendirmektir. Aslında Türk medeni yargı sisteminde asliye hukuk mahkemesi öteden beri temel mahkeme niteliği taşımaktaydı; ancak yeni kanunda bu durum daha net, daha sistemli ve daha güçlü bir dille ortaya konulmuştur.

Maddenin birinci fıkrası, malvarlığı ve şahıs varlığına ilişkin davalarda asliye hukuk mahkemesini görevli kılar. İkinci fıkra ise bununla yetinmeyerek, “bu Kanunda ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça” ifadesiyle asliye hukuk mahkemesinin artık açık biçimde genel görevli hukuk mahkemesi olduğunu ortaya koyar.

Bu yaklaşımın pratik sonucu şudur:

  • Önce özel görev kuralı aranır.
  • Eğer özel görev kuralı yoksa, dava asliye hukuk mahkemesinde görülür.

Bu sistem, uygulayıcıya ciddi bir kolaylık sağlar. Çünkü görevli mahkemenin tespitinde temel varsayım bellidir: istisna yoksa asliye hukuk görevli olacaktır. Bu, hem avukatlar hem hâkimler hem de taraflar açısından hukuki öngörülebilirliği artırır.

5. Maddenin Gerekçesinin Üçüncü Ekseni: Sulh Hukuk–Asliye Hukuk Ayrımının Tamamen Kaldırılmaması

HMK m. 2’nin gerekçesi bakımından dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır: Kanun koyucu, sulh hukuk ve asliye hukuk mahkemesi ayrımını tamamen kaldırmamıştır. Yani yapılan reform, “tek tip genel hukuk mahkemesi” modeline geçiş değildir. Tersine, kanun koyucu bu ayrımı korumuş; ancak ayrımın temelini değiştirmiştir.

Eski anlayışta ayrım zaman zaman dava değerine dayanırken, yeni sistemde ayrımın ağırlık merkezi konu esaslı görev dağılımına kaydırılmıştır. Başka bir deyişle, sulh hukuk mahkemesinin görev alanı artık daha çok kanunda sayılan belirli işlere bağlanmış; bunun dışında kalan geniş alan ise asliye hukuk mahkemesine bırakılmıştır.

Bu tercih, birkaç nedenle açıklanabilir:

  • Mahkemeler arasında tarihsel olarak oluşmuş uzmanlık alanlarını koruma isteği
  • Farklı yargılama usullerinin varlığını sürdürme düşüncesi
  • Bazı uyuşmazlık türlerinin belirli mahkemelerde görülmesinin uygulama bakımından daha elverişli kabul edilmesi
  • Tümüyle tek mahkeme modeline geçmenin beklenen faydayı sağlamayabileceği yönündeki yasama değerlendirmesi

Yani kanun koyucu, bir yandan sadeleştirme yapmış; fakat diğer yandan sistemdeki tüm kurumsal ayrımları silmemiştir. Bu, dengeli bir reform anlayışına işaret eder.

6. “Değer Ayrımı Kalktı” Ne Demektir, “Konu Ayrımı Devam Ediyor” Ne Demektir?

HMK m. 2’nin gerekçesini doğru anlamak için bu iki cümleyi birlikte okumak gerekir:

  • Değer veya miktar esaslı ayrım büyük ölçüde terk edilmiştir.
  • Konu esaslı görev ayrımı ise korunmuştur.

Bu ne anlama gelir?

Bir davanın “kaç liralık” olduğu artık kural olarak asliye hukuk mahkemesinin görevli olup olmadığını belirleyen ana ölçüt değildir. Fakat bu, her davanın otomatik olarak asliye hukuk mahkemesinde görüleceği anlamına da gelmez. Eğer kanunda özel bir görev kuralı varsa, o özel kural uygulanır.

Dolayısıyla HMK m. 2, iki aşamalı bir mantık kurar:

  1. Önce özel görev hükmü var mı diye bakılır.
  2. Yoksa asliye hukuk mahkemesi görevli kabul edilir.

Bu sistem, hem esneklik hem de netlik sağlar. Esnekliktir; çünkü özel nitelikli bazı uyuşmazlıkların özel veya belirli mahkemelerde görülmesine izin verir. Netliktir; çünkü boşluk halinde genel görevli mahkeme bellidir.

7. Maddenin Gerekçesinin Usul Ekonomisi ve Öngörülebilirlik Boyutu

HMK m. 2’nin arka planında, doğrudan ve dolaylı biçimde usul ekonomisi düşüncesi de vardır. Yargılamanın makul sürede ve gereksiz masrafa yol açmadan yürütülmesi, medeni usul hukukunun temel hedeflerinden biridir. Görev kurallarının belirsiz olması ise bunun tam tersine sonuç verir.

Bu maddenin gerekçesi bağlamında usul ekonomisi şu şekilde ortaya çıkar:

  • Görevli mahkemeyi belirleme süresi kısalır.
  • Yanlış mahkemede dava açma ihtimali azalır.
  • Değer hesaplamalarından doğan gereksiz tartışmalar geriler.
  • Görevsizlik kararları ve buna bağlı zaman kayıpları azaltılır.
  • Mahkemeler arası iş dağılımı daha sistematik hale gelir.

Bunun yanında, maddenin bir başka katkısı da öngörülebilirliktir. Hukuk güvenliği bakımından tarafların ve vekillerin önceden şu soruya net cevap verebilmesi gerekir: “Bu davayı hangi mahkemede açacağım?” HMK m. 2, bu soruya genel kural düzeyinde açık cevap verir.

8. Maddenin Gerekçesinin Teorik Boyutu: Genel Mahkeme – Özel Mahkeme İlişkisi

HMK m. 2’nin gerekçesi yalnızca pratik kolaylıklarla açıklanamaz; bunun bir de teorik boyutu vardır. Medeni yargıda temel prensip, özel mahkemelerin istisna, genel mahkemelerin ise asıl olmasıdır. Bu mantığa göre, bir uyuşmazlığın özel mahkemede görüleceği açıkça düzenlenmemişse, uyuşmazlık genel mahkemede görülmelidir.

HMK m. 2 bu teorik çerçeveyi güçlendirir. Asliye hukuk mahkemesini “genel görevli hukuk mahkemesi” olarak konumlandırmak, sistemin merkezini belirlemek anlamına gelir. Böylece özel görev kuralları yorumlanırken de daha sağlam bir referans noktası oluşur. Özel görev kuralı varsa uygulanır; yoksa genel görevli mahkeme devreye girer.

Bu yaklaşım, kanun sistematiği bakımından da tutarlıdır. Çünkü normlar hiyerarşisi ve usul mantığı bakımından istisnaî görev kuralları dar, genel görev kuralı ise tamamlayıcı biçimde işler.

9. Uygulamadaki Sonuçlar

HMK m. 2’nin gerekçesi, uygulamada birkaç önemli sonuç doğurmuştur:

a. Asliye hukuk mahkemesinin merkezî konumu daha görünür hale gelmiştir

Artık birçok uyuşmazlık bakımından başlangıç varsayımı nettir: aksine özel bir hüküm yoksa dava asliye hukukta açılır.

b. Görev tartışmaları daha teknik fakat daha sınırlı hale gelmiştir

Tartışmanın ekseni “dava kaç liralık?” sorusundan, “kanunda özel görev hükmü var mı?” sorusuna kaymıştır.

c. Sulh hukuk mahkemesinin görev alanı daha çok konu esaslı okunur hale gelmiştir

Yani sulh hukuk görevli mi diye bakarken, öncelik artık değer kıstasında değil; kanunun o uyuşmazlık türünü özel olarak oraya verip vermediğindedir.

d. Uygulama birliği potansiyeli artmıştır

Görev tespitinde genel kuralın netleşmesi, mahkemeler ve uygulayıcılar arasında daha istikrarlı bir yorum zemini oluşturur.

10. Eleştirel Değerlendirme

HMK m. 2’nin gerekçesi güçlü ve sistemli olmakla birlikte, uygulamada tüm sorunları tamamen ortadan kaldırdığı söylenemez. Çünkü görev meselesi sadece genel kural koymakla çözülmez; özel kanunlarda dağınık şekilde yer alan özel görev hükümleri zaman zaman yeni tartışmalar yaratabilir. Bu nedenle maddenin başarısı, yalnızca kendi metnine değil, özel görev kurallarının açık ve tutarlı biçimde düzenlenmesine de bağlıdır.

Yine de HMK m. 2, eskiye göre çok daha sağlam bir çerçeve sunmaktadır. En azından genel kural bellidir ve bu genel kural, yorum yaparken sağlam bir çıkış noktası sağlar.

11. HMK m. 2’nin Gerekçesinin Özlü İfadesi

HMK m. 2’nin gerekçesi özetle şudur:

Böylece hem görev kurallarında açıklık sağlanmak hem de uygulamada uzmanlık ve sistematik iş dağılımı korunmak istenmiştir.

Asliye hukuk mahkemesi medeni yargının genel görevli mahkemesi olarak açıkça belirlenmiştir.

Dava değerine veya miktarına dayanan eski görev ayrımı terk edilerek, daha sade ve öngörülebilir bir sistem kurulmuştur.

Sulh hukuk–asliye hukuk ayrımı tamamen kaldırılmamış; ancak bu ayrım konu esaslı hale getirilmiştir.

Özet

HMK’nın 2. maddesinin gerekçesi, yüzeyde görüldüğünden daha kapsamlıdır. Maddenin amacı yalnızca asliye hukuk mahkemesinin görev alanını tanımlamak değildir. Esas amaç, medeni yargıda görev sistemini sadeleştirmekdeğer esaslı ayrımın yol açtığı belirsizlikleri azaltmakasliye hukuk mahkemesini açık biçimde genel görevli mahkeme olarak kurmak ve özel/konu esaslı görev istisnalarını koruyarak dengeli bir mahkeme yapısı oluşturmaktır.

Daha kısa bir ifadeyle: HMK m. 2, genel görev kuralını netleştiren ve medeni yargıda görev mimarisini yeniden düzenleyen bir hükümdür. Maddenin gerekçesi de tam olarak bu sistematik sadeleştirme ve kurumsal netleştirme düşüncesine dayanır.

HMK Madde 1 Görevin Belirlenmesi ve Niteliği

(1) Mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar, kamu düzenindendir.

HMK Madde 1 Gerekçesi ve Kapsamı

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 1. maddesi, ilk bakışta kısa ve sade görünen; fakat medeni usul hukukunun bütün mimarisini etkileyen temel bir hükümdür. Bu maddede yer alan “mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir” ve “göreve ilişkin kurallar, kamu düzenindendir” ifadeleri, yalnızca teknik usul tercihlerini değil, anayasal devlet düzeninin yargı alanındaki yansımasını ortaya koyar. Esasen bu hüküm, bir uyuşmazlığın hangi mahkemede görüleceği sorusunun keyfîliğe kapatılmasını, önceden belirlenmesini ve bu belirlemenin toplumsal güveni sağlayacak şekilde yapılmasını amaçlar.

Bir davada “haklı olan kimdir?” sorusundan önce çoğu zaman “bu davaya hangi mahkeme bakacaktır?” sorusu gelir. Çünkü görev, uyuşmazlığın içeriğine geçmeden önce yargılamanın doğru yargı merciinde yürütülmesini sağlayan temel ön sorundur. Yanlış mahkemede yürüyen bir yargılama, maddi açıdan ne kadar güçlü görünürse görünsün, usul açısından sakat hale gelebilir. Bu nedenle görev kurumu, yalnızca mahkemeler arasındaki iş bölümü değildir; hukuk devletinin öngörülebilirlik, eşitlik ve güven ilkelerinin somutlaşmış görünümüdür.

HMK m. 1’in gerekçesini anlamak için, bu hükmün neden kanunun en başına yerleştirildiğine dikkat etmek gerekir. Kanun koyucu, görevi tali bir mesele olarak değil; mahkemenin varlık ve hareket alanını belirleyen asli bir unsur olarak ele almıştır. Zira görev, davanın hangi mahkemenin önünde görüleceğini belirleyerek, adil yargılanmanın kurumsal altyapısını oluşturur. Bu yönüyle HMK m. 1, bir anlamda medeni yargılamanın “anayasal giriş kapısı”dır.

2. “Mahkemelerin görevi ancak kanunla düzenlenir” cümlesinin gerekçesi

Maddenin ilk cümlesinin temel amacı, mahkemelerin görev alanının belirsiz, değişken veya idari tasarruflara açık bir alana dönüşmesini önlemektir. Kanun koyucu burada açık bir tercih yapmaktadır: Hangi mahkemenin hangi davaya bakacağı, idarenin düzenleyici işlemleriyle, mahkemelerin iç uygulamalarıyla ya da tarafların iradeleriyle değil; ancak ve ancak kanunla belirlenebilir. Bunun temelinde üç ana düşünce bulunur.

Birinci düşünce, hukuki güvenlik ihtiyacıdır. Kişi, bir uyuşmazlık çıktığında hangi mahkemeye başvuracağını önceden bilebilmelidir. Hukuk devleti, yalnızca maddi hakların tanınmasıyla değil, o hakların hangi usulle ve hangi mahkeme önünde ileri sürüleceğinin önceden belirlenmesiyle gerçekleşir. Eğer görev kuralları belirsiz, dağınık veya takdire açık olursa, vatandaş için yargı yolu öngörülemez hale gelir. Bu da yargıya erişim hakkını fiilen zayıflatır.

İkinci düşünce, kanuni hâkim güvencesidir. Anayasa m. 37’de yer alan bu ilkeye göre hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bu ilkenin medeni yargılama alanındaki görünümü, görev kurallarının önceden ve genel nitelikte kanunla konulmasıdır. Çünkü uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra yahut belli kişi ve olaylar için özel mahkeme benzeri yapılar oluşturulması, tabii hâkim ilkesini zedeler. HMK m. 1 bu riski baştan kapatır.

Üçüncü düşünce, yargı yetkisinin sınırlandırılmış ve kurallı kullanılmasıdır. Mahkeme, ancak kanunun tanıdığı alanda yargılama yapabilir. Yargı organı ne kadar bağımsız olursa olsun, görev alanını kendi yorumuyla genişletemez. Aksi halde, görev kavramı objektif bir norm olmaktan çıkar ve yargısal takdir alanına dönüşür. Kanun koyucu bunu istememiş; görev alanını normatif, öngörülebilir ve denetlenebilir tutmayı amaçlamıştır.

Bu nedenle HMK m. 1’in ilk cümlesinin gerekçesi, özünde, yargı düzeninin kanunilik temeli üzerine kurulmasını sağlamaktır. Mahkemenin görevi tesadüfle, teamülle veya uygulama alışkanlığıyla belirlenmez; norm hiyerarşisi içinde en güçlü ve öngörülebilir kaynak olan kanunla belirlenir.

3. “Göreve ilişkin kurallar kamu düzenindendir” cümlesinin gerekçesi

Maddenin ikinci cümlesi, ilk cümlenin doğal tamamlayıcısıdır. Kanun koyucu, görev kurallarının yalnızca kanunla belirlenmesini yeterli görmemiş; ayrıca bunların kamu düzeninden olduğunu açıkça söylemiştir. Bunun anlamı, görev sorununun yalnız tarafların özel menfaat alanına ait olmadığı; yargı teşkilatının sağlıklı işleyişini ve toplumsal hukuki düzeni ilgilendiren bir nitelik taşıdığıdır.

Görev kurallarının kamu düzeninden olması, öncelikle şu sonucu doğurur: Taraflar aralarında anlaşarak görevli mahkemeyi değiştiremezler. Örneğin kanunun sulh hukuk mahkemesini görevli kıldığı bir uyuşmazlıkta tarafların “biz bu davayı asliye hukuk mahkemesinde görelim” şeklindeki mutabakatı hukuken sonuç doğurmaz. Çünkü burada korunmak istenen yalnızca tarafların menfaati değildir; devletin yargı teşkilatını hangi işlerin hangi mahkemelerde görüleceği esasına göre örgütleme iradesidir.

İkinci önemli sonuç, mahkemenin görevi resen gözetmesidir. Taraflardan hiçbiri görev itirazında bulunmasa dahi mahkeme, önüne gelen uyuşmazlık bakımından görevli olup olmadığını kendiliğinden değerlendirmek zorundadır. Bu zorunluluk, kamu düzeni niteliğinin bir sonucudur. Çünkü kamu düzenine ilişkin hususlar, tarafların susması veya kabulü ile geçerli hale gelemez. Görevsiz bir mahkemenin verdiği kararın yargısal güvenilirliği ciddi şekilde tartışmalı hale gelir.

Üçüncü sonuç, görev meselesinin yargılamanın ilerleyen aşamalarında da önemini korumasıdır. Kamu düzenine ilişkin olması nedeniyle görev, davanın başlangıcında fark edilmemiş olsa dahi, sonraki aşamalarda da gündeme gelebilir. Bu durum, usul ekonomisi bakımından ilk anda külfetli görünse de, aslında uzun vadede hukuki istikrarı ve kararların sıhhatini korur. Çünkü görevli olmayan mahkemenin esasa girerek karar vermesi, daha sonra daha büyük usul sorunları yaratabilir.

Dolayısıyla maddenin ikinci cümlesinin gerekçesi, görev kurumunu sıradan bir usul itirazı olmaktan çıkarıp, yargı düzeninin temel taşı haline getirmektir. Bu cümle sayesinde görev, tarafların tasarruf edebileceği dar bir alan olmaktan çıkar; hukuk düzeninin zorunlu bir denetim alanına dönüşür.

4. HMK sistematiği içinde m. 1’in işlevi

HMK m. 1 tek başına görevli mahkemeyi somut olarak belirlemez; fakat görevin nasıl belirleneceğine ilişkin ana kuralı koyar. Bu bakımdan madde, sistem kurucu bir hükümdür. Hangi mahkemenin görevli olduğunu gösterecek ayrıntılı kurallar ise kanunun diğer maddelerinde ve özel kanunlarda yer alır. Nitekim HMK m. 2’de, aksine düzenleme olmadıkça malvarlığına ilişkin davalar ile şahıs varlığına ilişkin davalarda asliye hukuk mahkemesinin görevli olduğu belirtilir. HMK m. 4’te ise sulh hukuk mahkemesinin görev alanına giren uyuşmazlıklar sayılır. Bu yapı, HMK m. 1’in pratiğe aktarılmış halidir.

Burada kanun koyucunun gerekçesi açıktır: Önce ilke konulmuş, sonra o ilkenin somut uygulama alanları düzenlenmiştir. Böylece medeni yargılama sistemi, “önce görev normu, sonra görev dağılımı” şeklinde kurgulanmıştır. Bu yaklaşım, hem sistematik bütünlük sağlar hem de yorumda istikrar yaratır. Hâkim, bir davada görevli mahkemeyi belirlerken önce m. 1’deki ilkeye dayanır; ardından ilgili özel düzenlemeye bakar.

Bu sistematik, ayrıca genel mahkemeler ile özel mahkemeler arasındaki ayrımı da anlamlı hale getirir. Öğretide yaygın kabul gören yaklaşıma göre, görev kuralları belirlenirken önce özel mahkeme bulunup bulunmadığına bakılır; özel bir görev hükmü yoksa genel görev kuralı devreye girer. Bunun nedeni, özel mahkemelerin belirli tür uyuşmazlıklara veya belirli ilişkilere özgü uzmanlaşmış yargılama alanları yaratmasıdır. Ancak bu uzmanlaşma dahi m. 1’in çizdiği anayasal çerçeveye bağlıdır: özel mahkeme de ancak kanunla kurulabilir ve görevlendirilebilir.

Dolayısıyla m. 1’in gerekçesi yalnız teorik bir açıklama sunmaz; HMK’nın bütün görev rejiminin mantığını kurar. Kanunun ilerleyen maddelerinde yer alan görev kuralları, m. 1’in normatif çekirdeği etrafında anlam kazanır.

5. Görev ile yetki arasındaki ayrım bakımından m. 1’in önemi

HMK m. 1’in gerekçesini tam olarak anlayabilmek için görev ile yetki arasındaki ayrımı açık biçimde ortaya koymak gerekir. Çünkü uygulamada bu iki kurum sıkça karıştırılır. Görev, aynı yargı kolu içinde davaya hangi tür mahkemenin bakacağını belirler. Yetki ise coğrafi bakımdan hangi yer mahkemesinin davaya bakacağını gösterir. Başka bir ifadeyle görev, mahkemenin niteliğiyle; yetki ise mahkemenin yeriyle ilgilidir.

Kanun koyucu, HMK m. 1’de özel olarak görevden söz etmiş ve bunu kamu düzenine bağlamıştır. Bu tercih tesadüf değildir. Çünkü görev, yargı örgütlenmesinin omurgasıdır. Hangi davanın sulh hukukta, hangisinin asliye hukukta, hangisinin özel mahkemede görüleceği, sistemin işleyişini doğrudan etkiler. Bu nedenle görev kurallarının ihlali, yalnız yanlış yerde dava açılması gibi sınırlı bir sorun değil; doğrudan yanlış mahkeme türünde yargılama yapılması anlamına gelir.

Bu ayrımın gerekçesel sonucu şudur: Görev, daha sert ve daha müdahaleci bir denetime tabidir. Taraflar yetkiye ilişkin bazı alanlarda anlaşma yapabilirken, görev konusunda böyle bir serbesti yoktur. Çünkü görev, taraf menfaatinden çok daha geniş bir alanı; yani mahkemelerin kanuni dağılımını ilgilendirir. İşte HMK m. 1’in ikinci cümlesi bu farkı vurgular.

Ayrıca bu ayrım, kanuni hâkim ilkesinin uygulanması bakımından da önemlidir. Bir kişinin yanlış şehirde dava edilmesi ile yanlış mahkeme türü önüne çıkarılması aynı ağırlıkta görülmez. İkinci durum, doğrudan mahkemenin hukuki statüsüne ilişkindir. Bu nedenle görev konusunda kanunilik ve kamu düzeni vurgusu daha kuvvetlidir.

Sonuç olarak HMK m. 1’in gerekçesi, görev ile yetki arasındaki sınırı netleştirerek, medeni yargılamada hangi uyuşmazlığın hangi mahkeme türünde görüleceğini anayasal güvence altına almayı amaçlar. Bu madde, uygulamacıya şu mesajı verir: Önce doğru mahkemeyi bul, sonra uyuşmazlığın esasına geç.

6. Uygulamadaki başlıca sonuçlar

HMK m. 1’in gerekçesi soyut bir teori üretmekle kalmaz; somut yargılama pratiğinde çok önemli sonuçlar doğurur. İlk olarak, dava açılmadan önce görev incelemesi yapılması zorunlu hale gelir. Dava stratejisi kuran avukat veya taraf, esasa ilişkin taleplerini hazırlamadan önce görevli mahkemeyi doğru belirlemelidir. Çünkü yanlış görevli mahkemede açılan dava, zaman kaybına, gider artışına ve bazen telafisi güç usul sorunlarına yol açabilir.

İkinci olarak, mahkeme önüne gelen dosyada görevli olup olmadığını kendiliğinden kontrol eder. Bu yönüyle görev, yargılama ekonomisini de dolaylı olarak etkiler. Her ne kadar görevsizlik kararı ilk anda süreci uzatıyor gibi görünse de, aslında doğru mahkeme önünde sağlıklı yargılama yapılmasını sağlar. Yanlış mahkemede sürdürülen bir davanın sonradan bozulması veya geçersiz hale gelmesi, çok daha büyük zaman ve emek kaybına neden olur.

Üçüncü olarak, iki mahkemenin göreve veya yetkiye ilişkin kararlarının kesinleşmesi halinde, yargı yerinin belirlenmesine ilişkin mekanizma devreye girebilir. HMK m. 22 ve 23, bu tür uyuşmazlıklarda görevli veya yetkili mahkemenin üst yargı merciince belirlenmesini öngörür. Bu da m. 1’in pratik tamamlayıcısıdır. Kanun koyucu, sadece görevin kanunla belirleneceğini söylemekle yetinmemiş; görev uyuşmazlıklarının nasıl çözüleceğini de sistem içinde düzenlemiştir.

Dördüncü olarak, görev kuralları zaman bakımından uygulama alanı bakımından da dikkat gerektirir. HMK m. 448’e göre usul hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır. Bu genel çerçeve içinde, görev kurallarında yapılan değişikliklerin hangi davalara nasıl uygulanacağı ayrıca değerlendirilir. Burada da temel mesele, kazanılmış usuli durumları ve hukuki güvenliği korumaktır.

Bütün bu sonuçlar gösterir ki HMK m. 1’in gerekçesi yalnızca teorik değil, yoğun biçimde uygulamaya yöneliktir. Madde, dava açma tekniğinden mahkemenin dosyayı ele alış biçimine kadar medeni usulün her aşamasına nüfuz eden bir kurucu hükümdür.

7. Maddenin anayasal değerlerle ilişkisi

HMK m. 1’in gerekçesi, sadece usul tekniği bakımından değil; anayasal değerler bakımından da değerlendirilmelidir. Bu madde, öncelikle hak arama hürriyeti ile bağlantılıdır. Kişinin hangi mahkemeye başvuracağını bilmediği veya görev kurallarının belirsiz olduğu bir düzende hak arama özgürlüğü gerçek anlamda kullanılamaz. Çünkü hakkın varlığı kadar, o hakkın hangi mercide aranacağının bilinmesi de önemlidir.

Madde ayrıca adil yargılanma hakkı ile ilişkilidir. Adil yargılama, yalnız tarafların dinlenmesi ve kararın gerekçeli olması demek değildir; aynı zamanda davanın kanunen görevli mahkeme önünde görülmesi demektir. Görevli olmayan mahkeme önünde yargılanmak, usul güvencelerinin yapısal ihlali niteliği taşıyabilir.

Bunun yanında m. 1, eşitlik ilkesine de hizmet eder. Görev kuralları kanunla önceden belirlenmiş olduğunda, benzer uyuşmazlıklar benzer mahkemelerde görülür. Böylece kişilere göre değişen, özel olarak şekillendirilen veya fiilen ayrımcılık yaratabilecek yargısal kanalların önüne geçilir. Bu da hukuk devletinin genel eşitlik mantığıyla uyumludur.

Son olarak, madde güçler ayrılığı ilkesinin yargı alanındaki yansımasıdır. Mahkemelerin görev alanı yasama organı tarafından belirlenir; yürütme organı veya yargı uygulaması bu alanı bağımsız biçimde yaratamaz. Bu, yargı bağımsızlığını zayıflatmaz; tersine, yargının meşru sınırlar içinde hareket etmesini sağlayarak onu anayasal zeminde güçlendirir.

Dolayısıyla HMK m. 1’in gerekçesi, medeni usul hukukunun dar teknik alanını aşar ve anayasal devlet düzeninin temel ilkeleriyle birleşir. Bu yüzden madde, kısa olmasına rağmen yüksek yoğunluklu bir normatif anlam taşır.

8. HMK m. 1’in gerekçesinin özü nedir?

HMK m. 1’in gerekçesi, özetle, medeni yargılamada görev kurumunu tesadüfi veya esnek bir mesele olmaktan çıkarıp, anayasal güvence altındaki bir yargı düzeni unsuruna dönüştürmektir. Kanun koyucu, görev kurallarının ancak kanunla düzenleneceğini söyleyerek görev alanını öngörülebilir, nesnel ve denetlenebilir hale getirmiştir. Görevin kamu düzeninden olduğunu vurgulayarak da bu alanı tarafların iradesinden ve ihmalinden bağımsızlaştırmıştır.

Maddenin ardındaki temel düşünce, şu cümlede toplanabilir: Bir uyuşmazlığın hangi mahkemede görüleceği, tarafların tercihiyle değil hukuk düzeninin önceden koyduğu kuralla belirlenmelidir. Çünkü adil yargılamanın ilk şartlarından biri, davanın “doğru mahkeme” önünde görülmesidir. Doğru mahkeme ise, sonradan seçilen değil; kanunen önceden belirlenmiş mahkemedir.

Bu sebeple HMK m. 1’in gerekçesi, hem normatif hem anayasal hem de pratik bakımdan üçlü bir işlev görür: yargı düzenini kurar, taraf iradesini sınırlar ve hukuki güvenliği teminat altına alır. Medeni usul hukukunun geri kalan hükümleri de büyük ölçüde bu başlangıç ilkesinin etrafında şekillenir.