HMK Madde 4 Sulh hukuk mahkemelerinin görevi
MADDE 4- (1) Sulh hukuk mahkemeleri, dava konusunun değer veya tutarına
bakılmaksızın;
a) Kiralanan taşınmazların, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununa göre
ilamsız icra yoluyla tahliyesine ilişkin hükümler ayrık olmak üzere, kira ilişkisinden doğan
alacak davaları da dâhil olmak üzere tüm uyuşmazlıkları konu alan davalar ile bu davalara
karşı açılan davaları,
b) Taşınır ve taşınmaz mal veya hakkın paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine
ilişkin davaları,
c) Taşınır ve taşınmaz mallarda, sadece zilyetliğin korunmasına yönelik olan davaları,
ç) Bu Kanun ile diğer kanunların, sulh hukuk mahkemesi veya sulh hukuk hâkimini
görevlendirdiği davaları,
görürler.
HMK Madde 4 Gerekçesi ve Kapsamı
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 4. maddesi, ilk bakışta yalnızca görev kurallarını belirleyen teknik bir usul normu gibi görünür. Oysa bu hüküm, Türk medeni usul hukukunda mahkeme yapısının nasıl kurgulandığını, uyuşmazlıkların hangi ölçütlere göre dağıtıldığını ve yargılamanın etkinliğinin nasıl artırılmak istendiğini gösteren önemli bir düzenlemedir. Gerçekten de HMK m. 4, eski sistemde yaşanan görev tartışmalarına karşı daha açık, daha sade ve daha öngörülebilir bir model kurma arayışının ürünüdür.
Bu maddenin gerekçesini anlayabilmek için önce şu temel soruyu sormak gerekir: Kanun koyucu neden bazı dava türlerini dava değerine bakmaksızın sulh hukuk mahkemesine bırakmıştır? Bu sorunun cevabı birkaç başlık altında toplanabilir: tarihsel devamlılığın korunması, uygulamada oluşmuş uzmanlığın sürdürülmesi, dava değerine göre görev ayrımının yarattığı sorunların giderilmesi, yargılamada hız ve pratiklik sağlanması ve belirli uyuşmazlık tiplerinin doğal olarak sulh hukuk mahkemesinin işlevine daha uygun görülmesi.
Dolayısıyla HMK m. 4’ün gerekçesi, yalnızca “hangi dava nereye açılır?” sorusunu değil, aynı zamanda “neden böyle bir dağılım tercih edilmiştir?” sorusunu da cevaplar. Bu yönüyle madde, usul hukukunun teknik bir parçası olmanın ötesinde, yargı politikasını yansıtan bir normdur.
2. Maddenin Temel İşlevi: Sulh Hukuk Mahkemesinin Görev Alanını Konu Esasına Göre Belirlemek
HMK m. 4’ün en dikkat çekici yönü, sulh hukuk mahkemesinin görevini büyük ölçüde uyuşmazlığın konusuna göre belirlemesidir. Başka bir deyişle, burada belirleyici olan davanın ekonomik büyüklüğü değil, hukuki niteliğidir. Kanun koyucu, özellikle kira, ortaklığın giderilmesi ve zilyetliğin korunması gibi alanlarda davanın değerini esas alan bir ayrım yerine, davanın türüne dayalı bir görev sistemi benimsemiştir.
Bu tercih tesadüfî değildir. Dava değerine göre görev ayrımı, teoride basit görünse de uygulamada çoğu zaman ciddi sorunlar doğurur. Özellikle dava açılırken uyuşmazlığın gerçek ekonomik değerinin net şekilde belirlenemediği hâllerde, yanlış mahkemede dava açılması ve ardından görevsizlik kararları verilmesi, hem zaman hem masraf kaybına neden olur. Görev meselesi kamu düzenine ilişkin olduğundan, bu yanlışlıklar tarafların anlaşmasıyla da giderilemez. Sonuç olarak, usul kuralları maddi hakkın korunmasına hizmet edeceği yerde, bazen hakkın elde edilmesini geciktiren bir engel hâline dönüşebilir.
HMK m. 4, bu sakıncayı azaltmak için bazı davaları açık biçimde sulh hukuk mahkemesine bağlamıştır. Böylece görev tartışması daraltılmış, dava açan kişi açısından öngörülebilirlik artırılmıştır. Bu, normun en önemli gerekçelerinden biridir.
3. Tarihsel Arka Plan: Sulh Hukuk–Asliye Hukuk Ayrımının Korunması
6100 sayılı Kanun hazırlanırken tartışılan önemli meselelerden biri, sulh hukuk ve asliye hukuk mahkemeleri arasındaki ayrımın sürdürülüp sürdürülmemesiydi. Kanun koyucu nihayetinde bu ayrımı korumuştur. Bunun başlıca nedeni, bu ayrımın yalnızca kurumsal bir miras olması değil, aynı zamanda uygulamada belirli dava türleri bakımından yerleşmiş bir yargısal tecrübe yaratmış olmasıdır.
Yıllar içinde bazı uyuşmazlıklar sulh hukuk mahkemelerinde yoğunlaşmış, bu mahkemelerde özellikle kira, paylaştırma ve zilyetlik gibi alanlarda ciddi bir uygulama birikimi oluşmuştur. Kanun koyucu, bu birikimi tasfiye etmek yerine korumayı tercih etmiştir. Bu nedenle HMK m. 4, sulh hukuk mahkemesini boşaltan veya anlamsızlaştıran bir yaklaşımı değil; aksine onun tarihsel işlevini güncellenmiş bir biçimde devam ettiren bir yaklaşımı benimser.
Buradaki gerekçe yalnızca “gelenek” değildir. Asıl mesele, hukukî tecrübenin ve uzmanlaşmanın kurumsal değerinin korunmasıdır. Bir mahkemenin belirli uyuşmazlık türleriyle uzun süreli temas içinde olması, o alanda daha öngörülebilir ve istikrarlı bir uygulama üretmesini sağlar. Bu da hukuk güvenliğini destekler. HMK m. 4, tam da bu sebeple, sulh hukuk mahkemesinin belirli dava tipleri bakımından fiilen oluşmuş uzmanlık alanını kanun düzeyinde yeniden teyit eder.
4. Eski Sistemden Uzaklaşma: Dava Değerine Dayalı Görev Ayrımının Sakıncaları
HMK m. 4’ün gerekçesinin merkezinde, eski usul sisteminde görülen bir sorun vardır: müddeabihin değerine göre görev ayrımı. Değer esaslı sistem, ilk bakışta objektif görünse de uygulamada iki temel problem yaratır.
Birincisi, dava konusu değerin başlangıçta yanlış tahmin edilmesi veya tam olarak belirlenememesi hâlidir. Özellikle taşınmazlar, ortaklık ilişkileri veya kira uyuşmazlıklarında ekonomik değer her zaman kolayca tespit edilemez. Bu durumda taraf yanlış görevli mahkemede dava açabilir. Sonradan verilen görevsizlik kararı, davayı esas bakımından ilerletmez; aksine süreci uzatır.
İkincisi, değer esaslı ayrım bazı uyuşmazlıkların niteliğini arka planda bırakır. Oysa bazı dava türlerinde mesele ekonomik büyüklükten çok hukuki yapı ve uyuşmazlığın karakteridir. Örneğin kira uyuşmazlıklarında tartışma çoğu zaman sözleşme ilişkisi, kullanım hakkı, tahliye sebebi, kira bedeli, yan giderler veya sözleşmesel yan yükümlülükler etrafında şekillenir. Bu tür davalarda asıl ihtiyaç, uyuşmazlık tipine aşina bir mahkeme önünde yargılama yapılmasıdır; yoksa sırf parasal büyüklüğe göre farklı mahkemeye gidilmesi, her zaman rasyonel değildir.
HMK m. 4, bu nedenle ekonomik ölçütü geri plana itmiş ve belirli uyuşmazlık türleri bakımından konu esaslı görev modeli geliştirmiştir. Bu yönüyle hüküm, usul ekonomisine hizmet eden bir sadeleştirme normudur.
5. Kira Uyuşmazlıklarının Sulh Hukuk Mahkemesine Bırakılmasının Gerekçesi
Maddenin en önemli kısmı, hiç kuşkusuz kira ilişkilerinden doğan uyuşmazlıkların sulh hukuk mahkemesine bırakılmasıdır. Burada kanun koyucu son derece geniş bir ifade kullanmıştır: kira ilişkisinden doğan alacak davaları da dâhil olmak üzere tüm uyuşmazlıklar. Bu genişlik, gerekçenin bilinçli olduğunu gösterir.
Kira ilişkileri, gündelik hayatın en yaygın özel hukuk ilişkilerinden biridir. Konut, işyeri, arsa, depo, ekipman veya başka kullanım ilişkileri çerçevesinde çok farklı türden kira uyuşmazlıkları ortaya çıkabilir. Tahliye, kira bedelinin tespiti, kira alacağı, yan giderler, sözleşmeye aykırılık, depozito, kullanımın sınırları ve benzeri çok sayıda ihtilaf bu kapsamda değerlendirilebilir. Kanun koyucu, bu kadar sık rastlanan bir uyuşmazlık alanında görev konusunda tereddüt yaşanmasını istememiştir.
Ayrıca kira davalarının çoğu, hızlı ve pratik çözüm bekleyen uyuşmazlıklardır. Özellikle kiraya veren ile kiracı arasındaki uyuşmazlıkların uzaması, ekonomik ve sosyal etkiler doğurur. Bu nedenle kanun koyucu, kira ilişkisinden doğan davaları tek elde toplamak suretiyle hem uygulama birliğini hem de usulî pratikliği amaçlamıştır.
Burada dikkat çekici bir başka husus, “dava konusunun değer veya tutarına bakılmaksızın” ibaresidir. Bu ifade, kira ilişkisinden doğan uyuşmazlıklarda yüksek meblağlı bir alacak söz konusu olsa bile görevli mahkemenin yine sulh hukuk mahkemesi olacağını ortaya koyar. Böylece kira hukukunda görev tartışmasının kapsamı büyük ölçüde daraltılmış olur.
6. Ortaklığın Giderilmesi Davalarının Sulh Hukukta Toplanmasının Gerekçesi
HMK m. 4 kapsamında sulh hukuk mahkemesine bırakılan bir diğer önemli grup, taşınır ve taşınmaz mal veya hakkın paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ilişkin davalardır. Ortaklığın giderilmesi davaları, teknik yönleri bulunan, çoğu zaman miras, paylı mülkiyet veya elbirliği mülkiyeti ilişkilerinden doğan ve uygulamada sık karşılaşılan dava türleridir.
Bu davaların sulh hukuk mahkemesine bırakılmasının gerekçesi, esasen iki yönlüdür. Bir yandan, bu uyuşmazlıklar belirli bir usul tecrübesi gerektirir; öte yandan bunların dava değerine göre farklı mahkemelere dağıtılması pratik değildir. Taşınmazın çok değerli olması, ortaklığın giderilmesi davasının niteliğini değiştirmez. Dava yine paylaştırma veya satış suretiyle ortaklığın sona erdirilmesine yöneliktir. Uyuşmazlığın karakteri sabit kaldığı için, değer esaslı görev ayrımı burada anlamsızlaşır.
Kanun koyucu bu nedenle, dava değerinden bağımsız biçimde bu davaları da sulh hukuk mahkemesinde toplamıştır. Böylece hem uygulama standardizasyonu sağlanmış hem de görev itirazlarından kaynaklanan gecikmeler azaltılmıştır.
7. Zilyetliğin Korunmasına Yönelik Davalar Bakımından Gerekçe
Maddenin bir diğer başlığı, taşınır ve taşınmaz mallarda sadece zilyetliğin korunmasına yönelik davalardır. Burada korunmak istenen esasen mülkiyet hakkının kesin tespiti değil, fiili hâkimiyetin hukuk düzeni tarafından geçici ve hızlı biçimde güvence altına alınmasıdır.
Zilyetliğin korunması davalarının sulh hukuk mahkemesine bırakılmasının gerekçesi, bu davaların çoğu zaman sürat isteyen nitelikte olmasıdır. Zilyetliğe müdahale, günlük yaşamda derhâl etkisini gösteren bir ihlaldir. Bu tür uyuşmazlıklarda esasen amaç, fiili durumun hukuk dışı yollarla bozulmasının önüne geçmek ve kişileri kendi adaletini kendisi sağlamaya yönelten eğilimleri engellemektir. Bu nedenle zilyetliğin korunmasına ilişkin davaların hızlı, pratik ve yerleşik uygulamaya sahip bir mahkeme önünde görülmesi istenmiştir.
Burada da dava konusunun değerinden çok, korunmak istenen hukuki menfaat önemlidir. Dolayısıyla HMK m. 4’ün konu esaslı yaklaşımı bu dava türünde de kendisini gösterir.
8. “Diğer Kanunların Görevlendirdiği Davalar” İbaresinin Gerekçesi
Maddenin son bendinde, “bu Kanun ile diğer kanunların sulh hukuk mahkemesi veya sulh hukuk hâkimini görevlendirdiği davalar” ifadesi yer alır. Bu düzenleme, HMK m. 4’ün yalnızca sınırlı bir liste vermediğini, aynı zamanda başka mevzuatla sulh hukuk mahkemesine bırakılan işlere de kapı açtığını gösterir.
Bu bendin gerekçesi sistematik esneklik sağlamaktır. Kanun koyucu, özel kanunlarda sulh hukuk mahkemesine görev verildiğinde her defasında HMK m. 4’ü değiştirme zorunluluğu doğmamasını istemiştir. Böylece HMK’daki görev sistemi ile özel kanunlar arasında uyum kurulmuştur. Aynı zamanda bu hüküm, sulh hukuk mahkemesinin medeni yargı içindeki tamamlayıcı rolünü de gösterir.
Bu açıdan bakıldığında bent, teknik bir atıf normu olmanın ötesinde, görev sisteminin bütünlüğünü koruyan bir köprü işlevi görür.
9. Maddenin Arkasındaki İlkeler: Belirlilik, Usul Ekonomisi, Uzmanlaşma
HMK m. 4’ün gerekçesi daha soyut düzeyde üç temel ilkeye dayanır:
a. Belirlilik
Görev kuralları ne kadar açık olursa, dava açan kişi bakımından hukuki öngörülebilirlik o kadar artar. HMK m. 4, özellikle kira ve ortaklığın giderilmesi gibi sık rastlanan dava türlerinde belirsizliği azaltır.
b. Usul ekonomisi
Görevsizlik kararları yargılamayı uzatır. Yanlış mahkemede açılan davanın usulden reddi veya görevsizlik nedeniyle aktarılması, taraflara ek zaman ve masraf yükler. HMK m. 4, konu esaslı görev düzenlemesiyle bu problemi azaltmayı hedefler.
Bu bağlamda usul ekonomisinin, şekli kuralların maddi adaleti engellememesi gerektiği yönündeki yargısal yaklaşım da önemlidir. Nitekim Yargıtay kararlarında, usul hükümlerinin amaca uygun yorumlanması, şeklin özün önüne geçirilmemesi gerektiği sıkça vurgulanmaktadır.
c. Uygulamada oluşmuş uzmanlaşmanın korunması
Kanun koyucu, sulh hukuk mahkemelerinin yıllar içinde özellikle bazı uyuşmazlık türlerinde geliştirdiği pratiği korumak istemiştir. Böylece benzer uyuşmazlıkların benzer mahkemelerde toplanmasıyla istikrar sağlanır.
10. HMK m. 4’ün Genel Mahkeme-Özel Mahkeme Dengesi İçindeki Yeri
HMK sisteminde kural olarak asliye hukuk mahkemesi genel görevli mahkeme görünümündedir; ancak HMK m. 4, sulh hukuk mahkemesini belirli alanlarda özel bir görev odağı hâline getirir. Bu noktada sulh hukuk mahkemesi, klasik anlamda dar yetkili istisnai bir merci olarak değil; belli konu kümeleri bakımından yoğunlaşmış görev alanına sahip bir mahkeme olarak anlaşılmalıdır.
Bu yaklaşımın gerekçesi, yargı sistemini daha işlevsel bir şekilde dağıtmaktır. Her uyuşmazlığı tek bir mahkemeye vermek teorik sadelik sağlasa da pratikte yargısal yük dağılımını bozabilir. HMK m. 4, bu nedenle, medeni yargılama içinde iş bölümü niteliğinde ama kamu düzenine ilişkin sonuç doğuran bir görev tasarımı benimser.
11. Gerekçenin Yoruma Etkisi
Bir madde gerekçesi, normun yerine geçmez; fakat normun amacını anlamada önemli bir yardımcıdır. HMK m. 4 bakımından gerekçenin ortaya koyduğu temel fikir şudur: Sulh hukuk mahkemesi, belirli uyuşmazlık türlerinde hızlı, uzmanlaşmış ve öngörülebilir bir yargılama alanı sağlamak üzere konumlandırılmıştır.
Bu nedenle uygulamada HMK m. 4 yorumlanırken aşırı daraltıcı yaklaşımlardan kaçınmak gerekir. Özellikle kira ilişkisinden doğan davalarda, sırf talebin alacak niteliği taşıması veya miktarın yüksek olması nedeniyle görevli mahkemenin değiştiği düşüncesi, maddenin amacıyla bağdaşmaz. Kanun koyucu bilerek geniş bir ifade kullanmış; böylece kira ilişkisinden doğan tüm uyuşmazlıkları esasen aynı görev alanında toplamıştır.
12. Değerlendirme
Sonuç olarak HMK’nın 4. maddesinin gerekçesi, basit bir görev listesi hazırlamaktan ibaret değildir. Bu hükümle kanun koyucu:
- Sulh hukuk ve asliye hukuk ayrımını korumuş,
- Dava değerine göre görev ayrımının yarattığı sorunları azaltmış,
- Uygulamada oluşmuş uzmanlığı muhafaza etmiş,
- Sık görülen bazı uyuşmazlıkları tek elde toplamış,
- Görev konusundaki belirsizlikleri azaltarak usul ekonomisine hizmet etmiş,
- Medeni yargının kurumsal işleyişini daha öngörülebilir hâle getirmiştir.
Bu nedenle HMK m. 4, yalnızca “sulh hukuk mahkemesi neye bakar?” sorusunu cevaplayan bir norm değil; aynı zamanda Türk usul hukukunun mahkemelerin görev alanını fonksiyonel ve pratik esaslara göre belirleme tercihini gösteren bir düzenlemedir. Maddenin gerekçesi de özünde tam olarak budur.
Özet
HMK’nın 4. maddesinin gerekçesi, sulh hukuk mahkemelerinin görev alanını dava değerine göre değil, uyuşmazlığın konusu ve uygulamadaki işlevi esas alınarak belirlemektir. Kanun koyucu bu yolla hem görev tartışmalarını azaltmak hem de kira, ortaklığın giderilmesi ve zilyetliğin korunması gibi alanlarda oluşmuş yargısal uzmanlığı sürdürmek istemiştir. Başka bir ifadeyle hükmün arkasındaki temel düşünce; belirlilik, usul ekonomisi, uzmanlaşma ve uygulama kolaylığıdır.
