HMK Madde 3 İptal Edilmiştir

MADDE 3- (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 16/2/2012 tarihli ve E.: 2011/35, K.:
2012/23 sayılı Kararı ile. )

HMK Madde 3 İptal Gerekçesi ve Kapsamı

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 3. maddesi, yürürlüğe girdiği dönemde yargı yolu bakımından oldukça dikkat çekici bir müdahale niteliği taşıyordu. Düzenlemenin temel işlevi, ölüm veya vücut bütünlüğünün zarar görmesiyle sonuçlanan bazı uyuşmazlıklarda görevli mahkemeyi özel olarak belirlemek ve özellikle idarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan tazminat taleplerini belirli ölçüde adli yargı içinde çözmeye yöneltmekti. İlk bakışta bu yaklaşım, zarar gören lehine daha erişilebilir, daha hızlı ve daha pratik bir çözüm üretme amacı taşıyor gibi görünüyordu. Ne var ki Anayasa Mahkemesi, bu tür bir yararlılık değerlendirmesinin tek başına yeterli olmayacağını; görev ve yargı yolu kurallarının, usul hukuku tekniğini aşan, doğrudan anayasal düzenle bağlantılı kurallar olduğunu kabul etti. İşte HMK m.3’ün iptal gerekçesi de tam bu noktada şekillendi.

Bu madde neden iptal edildi sorusuna verilecek en kısa cevap şudur: Uyuşmazlığın niteliği kamu hukuku alanına giriyorsa, sadece zarar türüne bakılarak onu adli yargıya taşıyan bir görev kuralı konulamaz. Çünkü Türkiye’de yargı sistemi, yalnızca iş yükü veya pratiklik esasına göre değil; uyuşmazlığın hukuki niteliğine göre kurulan anayasal bir görev dağılımına dayanır.

I. HMK m.3’ün Düzenleme Mantığı Neydi?

Maddenin yasalaşma arka planında, özellikle ölüm ve bedensel zarar doğuran olaylarda mağdurların farklı yargı kolları arasında sürüklenmesini önleme düşüncesi bulunduğu söylenebilir. Bir trafik kazasında, bir sağlık müdahalesinde, kamu hizmetinin yürütülmesi sırasında ya da idari faaliyet bağlantılı başka bir olayda zarar doğduğunda; davacı bakımından asıl mesele çoğu zaman “zararım giderilsin” şeklindedir. Yasama organı da bu tür hassas uyuşmazlıklarda görev sorununu azaltmak ve tazminat taleplerini daha tekil bir usule bağlamak istemiş görünmektedir.

Ne var ki burada kritik nokta şudur: Görev kuralları, tarafların mağduriyetine göre serbestçe biçimlendirilebilen teknik tercihler değildir. Bir uyuşmazlığın hangi yargı kolunda görüleceği, doğrudan doğruya devletin yargı teşkilatının anayasal mimarisiyle ilgilidir. Eğer bir zarar, idarenin kamu gücüne dayanan faaliyetinden, hizmet kusurundan, idari işleminden ya da idari eyleminden doğuyorsa, o zaman mesele salt bir tazminat meselesi olmaktan çıkar; aynı zamanda bir idari sorumluluk meselesine dönüşür. Bu ise çoğu durumda idari yargının uzmanlık alanına girer.

Başka bir ifadeyle, HMK m.3’ün getirmeye çalıştığı çözüm, “zararın türü”nü merkeze alıyordu; Anayasa Mahkemesi ise “hukuki ilişkinin niteliği”nin belirleyici olması gerektiğini esas aldı.

II. İptalin Ana Gerekçesi: Uyuşmazlığın Niteliği ile Görev Kuralı Arasındaki Uyumsuzluk

HMK m.3’ün iptalinde en temel gerekçe, kanun koyucunun zarar türünden hareketle görevli yargı yerini belirlemeye çalışırken, uyuşmazlığın kamu hukuku karakterini ikinci plana itmesidir. Oysa anayasal sistem içinde görev belirlenirken yalnızca sonucun “ölüm” veya “bedensel zarar” olması yeterli değildir. Asıl sorulması gereken soru şudur:

  • Bu zarar hangi hukuki ilişkiden doğmuştur?
  • Davalı, kamu gücü kullanan bir idare midir?
  • İleri sürülen sorumluluk, özel hukuk sorumluluğu mu yoksa idari sorumluluk mu niteliğindedir?
  • Uyuşmazlığın çözümü için kamu hukuku ilkelerinin uygulanması gerekiyor mu?

Eğer cevaplar kamu hukuku lehine ise, uyuşmazlık adli yargıya değil, idari yargıya aittir. İşte Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı da bu eksende okunmalıdır.

İdarenin sorumluluğu her zaman özel hukuk sorumluluğuna benzemez. Kamu hizmetinin kuruluşu ve işleyişi, hizmet kusuru, kusursuz sorumluluk, fedakârlığın denkleştirilmesi, idari işlem ve eylemin hukuka uygunluğu gibi meseleler; klasik haksız fiil rejiminden farklı kavram ve ölçütlere dayanır. Dolayısıyla kamu gücüyle bağlantılı bir zarar uyuşmazlığını sırf “zarar bedeni etkiliyor” diye adli yargının görev alanına almak, meselenin hukuki niteliğini değiştirmez.

III. Kanuni Hâkim Güvencesi Bakımından Sorun

İptal gerekçesinin ikinci büyük ayağı, Anayasa m.37’de düzenlenen kanuni hâkim güvencesidir. Bu güvence, yalnızca sonradan kişiye özel mahkeme kurulmasını yasaklamaz; aynı zamanda uyuşmazlıkların, hukuki niteliğine göre önceden belirlenmiş görevli mahkeme önünde görülmesini de içerir.

Kanuni hâkim güvencesinin özü, kişinin mahkemesinin önceden belli olmasıdır. Bu belirlenmişlik yalnızca mahkeme adı düzeyinde değil, yargı kolu düzeyinde de önem taşır. İdari işlem ve eylemlerden doğan, kamu hukuku niteliği taşıyan bir tazminat davasının doğal yargı yeri idari yargı ise, bunu genel bir usul kanunu hükmüyle adli yargıya kaydırmak anayasal açıdan sorun yaratır. Çünkü bu durumda kişi, aslında hukuk düzeninin baştan belirlediği doğal yargı yerine değil, sonradan farklı bir görev kuralıyla belirlenen başka bir yargı koluna yönlendirilmiş olur.

Buradaki mesele “hangi mahkeme daha hızlı karar verir” meselesi değildir. Mesele, hangi mahkemenin anayasal olarak görevli olduğu meselesidir. Anayasa Mahkemesi’nin iptal mantığı tam da bu ayrımı vurgular: Usul ekonomisi, mağdur lehine kolaylık veya yargılamayı basitleştirme amacı, anayasal görev dağılımını bertaraf edecek ölçüde ileri götürülemez.

IV. Adli Yargı – İdari Yargı Ayrımının Neden Bu Kadar Önemli Olduğu

Türkiye’de yargı düzeni tek tip değildir. Adli yargı ile idari yargı, farklı kaynaklardan beslenen, farklı uyuşmazlık türlerinde uzmanlaşmış iki ayrı yargı alanıdır. Bu ayrımın pratik değeri son derece büyüktür.

Örneğin bir özel hastanenin hatalı tıbbi müdahalesi ile bir kamu hastanesinin hizmet kusuru iddiası aynı sonuçlara, yani bedensel zarara yol açabilir. Ama bu iki uyuşmazlığın hukuki zemini aynı değildir. Birincisinde çoğu zaman özel hukuk ilişkisi, vekâlet/sözleşme/haksız fiil ekseni; ikincisinde ise kamu hizmeti, idari sorumluluk ve kamu hukuku ekseni bulunur. Yani sonuç aynı olsa da hukuki rejim farklıdır.

İşte HMK m.3’ün sorunu tam olarak burada ortaya çıkıyordu. Madde, belli bir zarar türünü esas alıyor; fakat zararın doğduğu hukuki alanın niteliğini tali hale getiriyordu. Oysa yargı kolu belirlenirken sonuçtan çok, uyuşmazlığın hukukî karakteri önem taşır. Anayasa Mahkemesi’nin iptal yaklaşımı, bu anayasal sistematiği korumaya yöneliktir.

V. “Mağdur Lehine Kolaylık” Neden Yeterli Bir Savunma Olmadı?

İlk bakışta şu itiraz ileri sürülebilir: “Zarar gören açısından daha kolay ve daha hızlı bir yargılama öngörülüyorsa, neden bu anayasal sorun sayılsın?” Bu soru önemlidir; fakat cevabı da nettir. Çünkü hukuk devletinde kolaylık her zaman yetki doğurmaz.

Bir kanun koyucu, vatandaş lehine olduğunu düşünerek pek çok kolaylaştırıcı yöntem benimseyebilir. Ancak bu yöntem, anayasal sistemdeki kurumların yetki alanlarını aşamaz. Yargı yolu ve görev, basit teknik tercih alanı değildir. Eğer bir uyuşmazlık özü itibarıyla idare hukukuna aitse, onu “daha pratik olur” düşüncesiyle adli yargıya vermek, anayasal görev haritasını bozar.

Dahası, görünürde mağdur lehine olan bir çözüm, uzun vadede mağdur aleyhine de sonuç doğurabilir. Çünkü görevli olmayan ya da doğal alanı dışında kalan bir mahkeme önünde yürüyen yargılama, görev itirazları, bozma kararları, yetki tartışmaları ve yeni dava açma zorunlulukları doğurabilir. Bu da hak arama özgürlüğünü fiilen güçlendirmek yerine zayıflatabilir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı, biçimsel değil; aynı zamanda işlevsel olarak da isabetlidir.

VI. Hak Arama Hürriyeti ile Kanuni Hâkim Güvencesi Arasındaki Denge

Anayasa m.36’daki hak arama özgürlüğü ilk bakışta HMK m.3’ü destekler gibi görülebilir. Çünkü davacının zararını daha kolay ileri sürebileceği bir yargı yeri öngörmek, görünüşte hak aramayı kolaylaştırır. Fakat hak arama özgürlüğü, yalnızca mahkemeye ulaşabilme hakkı değildir; görevli ve yetkili, hukuken doğru merci önünde yargılanma hakkını da içerir.

Bu nedenle hak arama özgürlüğü ile kanuni hâkim güvencesi arasında bir çatışma değil, tamamlayıcılık ilişkisi vardır. Yetkisiz veya anayasal görev dağılımına uygun olmayan bir yargı yeri önünde dava açma imkânı verilmesi, gerçekte hak arama özgürlüğünü korumaz. Aksine, kişiyi yanlış yargı yoluna sürükleyerek belirsizlik yaratabilir.

Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin değerlendirmesinde, “dava açmayı kolaylaştırma” amacı tek başına yeterli görülmemiş; doğru mahkemeye erişim ilkesinin daha belirleyici olduğu kabul edilmiştir.

VII. İdarenin Sorumluluğuna İlişkin Uyuşmazlıklarda Uzmanlık Sorunu

HMK m.3’ün iptalinde örtük ama önemli bir başka sebep de, idarenin sorumluluğuna ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde uzmanlık ve sistematik bütünlük ihtiyacıdır. İdari yargı, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunu, kamu hizmetinin özelliklerini, idarenin sorumluluk rejimini ve kamu gücü kullanımını değerlendirmeye elverişli içtihat ve yöntemlere sahiptir.

Buna karşılık adli yargı, ağırlıklı olarak özel hukuk ilişkilerini çözümleme mantığıyla örgütlenmiştir. Elbette adli yargı da tazminat hesabı yapabilir; ancak mesele yalnızca tazminat hesabı değildir. Mesele, öncelikle hangi hukuki rejimin uygulanacağıdır. İdarenin hizmet kusuru mu vardır? Kusursuz sorumluluk şartları oluşmuş mudur? Ortada idari eylem mi, işlem mi, kamu hizmetinin kötü işlemesi mi vardır? Bunlar idare hukukuna özgü sorulardır.

Bu nedenle iptal kararı, yalnızca şekli bir görev tartışmasını değil, aynı zamanda yargı kollarının fonksiyonel ayrımını da korumuştur. Başka bir anlatımla Anayasa Mahkemesi, “aynı zararı doğuruyor” diye farklı hukuk alanlarının aynı usul potasında eritilemeyeceğini göstermiştir.

VIII. İptal Kararının Sonuçları

HMK m.3’ün iptalinden sonra, ölüm veya bedensel zarar içeren tazminat uyuşmazlıklarında artık otomatik bir görev kuralından değil, uyuşmazlığın genel hukukî niteliğinden hareket edilmesi gerekir. Yani:

  • Uyuşmazlık özel hukuk ilişkisinden doğuyorsa adli yargı,
  • Uyuşmazlık idarenin işlem, eylem veya kamu hukuku sorumluluğundan doğuyorsa idari yargı

esas alınır.

Bu iptal kararının önemli bir sonucu da, kararın derdest dosyalara etkisidir. Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımı, Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının kesinleşmemiş dosyalarda uygulanmasının zorunlu olduğu yönündedir.

Bu nedenle HMK m.3’ün iptali, sadece bir maddeyi metinden çıkarmamış; aynı zamanda görev uyuşmazlıklarında anayasal dengeyi yeniden kurmuştur.

IX. Değerlendirme: İptal Kararı Neden İsabetlidir?

Kanaatimce HMK m.3’ün iptali, anayasal sistem bakımından isabetli bir karardır. Çünkü bu karar, “mağdur lehine kolaylık” ile “anayasal görev düzeni” arasındaki sınırı netleştirmiştir. Bir hukuk devletinde zarar göreni koruma amacı son derece değerlidir; ancak bu amaç, yargı kollarının anayasal varlık sebebini zayıflatacak şekilde gerçekleştirilemez.

Bu karar ayrıca şu ilkeyi de güçlendirmiştir: Bir uyuşmazlığın yargı yolunu, doğurduğu zararın görünümü değil; dayandığı hukuki ilişki belirler. Ölüm, yaralanma veya bedensel zarar gibi sonuçlar önemlidir; fakat bunlar tek başına kamu hukuku uyuşmazlığını özel hukuk davasına dönüştürmez.

Öte yandan bu karar, görev kurallarının sıradan teknik hükümler olmadığını da göstermiştir. Görev, hem bireyin doğal yargıcını belirler hem de devletin yargısal örgütlenmesinin anayasal sınırlarını korur. Dolayısıyla HMK m.3’ün iptali, usul hukukunda görünmekle birlikte özü itibarıyla bir anayasa hukuku kararıdır.

Özet

HMK’nın 3. maddesi, özü itibarıyla idarenin eylem ve işlemlerinden doğan, kamu hukuku niteliği taşıyan bazı tazminat uyuşmazlıklarını adli yargıya yönlendiren bir düzenleme mantığı taşıdığı için Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. İptalin merkezindeki düşünce, görev kurallarının sadece pratiklik ya da mağdur lehine kolaylık mantığıyla belirlenemeyeceği; uyuşmazlığın hukuki niteliğine uygun yargı kolunun korunmasının zorunlu olduğu yönündedir.

Bu çerçevede iptal gerekçesi özellikle şu başlıklarda toplanır:

  1. Uyuşmazlığın kamu hukuku niteliği göz ardı edilemez.
  2. İdari sorumluluk uyuşmazlıkları, anayasal görev dağılımı içinde idari yargının alanına girer.
  3. Kanuni hâkim güvencesi, kişiyi doğal ve önceden belirlenmiş yargı yeri dışında bırakmaya izin vermez.
  4. Hak arama özgürlüğü, yanlış yargı yoluna yönlendirmeyi meşrulaştırmaz.
  5. Yargı kolları arasındaki anayasal denge, kanun koyucunun basit usul tercihiyle değiştirilemez.

Kısacası, HMK m.3 zararın türünü esas alan bir görev kuralı kurmaya çalışmış, fakat Anayasa Mahkemesi uyuşmazlığın hukukî niteliğini esas alan anayasal yaklaşımı üstün tutmuştur.